IranBalkan(IRBA)- UFKUMUZ : Ali Şeriati, İslam Dünyasında entellektüel birikimi ve aydın kişiliği ile derin izler bırakan bir insan... Düşünceleri ve özellikle gençliğe verdiği konferanslar İran'da İslam Devrimi'ne giden süreçte devrimin önemli parametreleri oldu. Klasik aydın tanımının dışında "sırça köşklerde" yaşamayı tercih etmeyen, halkın içinde ve devrimin en önemli ayağı olan İran gençliğinin üzerinde büyük etkiler bırakması,dönemin şah rejimini ürkütmüş, bazı öğrencileri ile birlikte tutuklanmasına neden olmuştur. Ancak gelen büyük tepkiler neticesinde "hiçbir eğitim faaliyeti yapmaması" koşuluyla serbest bırakılmıştır. Bu şartları kabul etmeyen Şeriati, İngiltere'ye gitmek üzere ülkesini terk etmiştir. Ülkesinden ayrıldıktan üç hafta sonra da İran gizli servisi SAVAK ajanları tarafından şehit edilmiştir.
Şeriati'nin özgün duruşu yazmaya EBU ZER'den başlaması ile kendini ifade etmiştir. Ebu Zer Gıffari ile ilgili tercümesi hayatında dönüm noktası olmuştur. İşte henüz gençliğinin başında (22 yaşında) Arap bir yazar olan Cudet us-Sehhar’ın eserini tercüme etmesi ve eserin yayınlanması ile birlikte Şeriati kendisini halkın içerisinde bulmuştur. Çünkü kitaptan ilk etkilenen kendisidir. Ona göre Ebu Zer islama göre zamanın gerekliliklerini ortaya koyan kişiydi. Şeriati; Ebu Zerce olmayan hiçbir islami açıklamayı, Ebu Zer’in içerisinde yer almadığı hiçbir islami anlayışı kabul etmezdi. O islama Ebu Zer’in penceresinden bakıyordu ve hiçbir zaman bu pencereye gözlerini kapamadı. Türkiye'de ki İslamcı gençliğin elinden düşürmediği "Ebuzer, Hac, İnsanın dört zindanı, Anne baba biz suçluyuz" gibi eserleri büyük ilgi gördü... Avrupa'da da sosyoloji ve dinler tarihi üzerine yazdığı eserleri nedeniyle ilgi gördü...
Eserlerinden bazıları
Hacc
Bir Kez Daha Ebu Zer
Medeniyet ve Modernizm
Muhammed Kimdir
Sanat
Toplumbilim Üzerine
Yalnızlık Sözleri / I-II
İslam'ı Anlamak
Kapitalizm Uyanıyor Mu
Kur'an'a Bakış
Medeniyet Tarihi / I-II
İdeallerin Yenilgisi
İktisar Sosyolojisi I / Kapitalizm
İktisat Sosyolojisi II / İslam ekonomisi
İktisat Sosyolojisi III / Marksizm
İslambilim / I-II
Dine Karşı Din
Aşk ve Tevhid
Dua
Ebu Zer
Fatıma Fatımadır
böyle değerli bir kişiliği Eğitimci Necmi KAYA ile konuştuk. Necmi KAYA kendi ifadesi ile "1979 yılının haziran ayında Yüksekova da 9 neferli orta halli bir ailenin ortanca çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Yüksekova’da tamamladı. Yüzüncü Yıl Üniversitesinde Eğitim Fakultesinden mezun oldu.
Sizce kısaca Ali Şeriati kimdir?
Avrupa malı sosyolojik tahlillerin yalan süzgecini, Müslümanlara ispat edip tevhidi dünya görüşünü her yere oturtan Müslüman bilgedir. Onun deyimiyle tevhid imparatorluk şirk ise feodalizmdir. Tevhidi bir imparatorluk dururken feodalizmin Müslümanlığın ruhuna ayrı olduğunu gösteren toplum bilimcidir. Avrupa’nın bize sunduğu feodalizmi yıktı, yerine inancın gereği ve tevhidi dünya görüşünü benimsetti.
Ali Şeraiti'nin Müslümanların düşünce ufkunda yeri nedir size göre?
Nasıl ki çaysız kahvaltı doğulular için bir anlam ifade etmiyorsa bana göre de yirmi birinci yüzyılda Ali Şeriati’siz Müslüman da çaysız kahvaltıdır, onun değimiyle nutfesi olmayan yumurtadır, boştur sadece yeryüzünde alan kaplar. Bu günün Müslümanları için Şeriati çağdaş bir İbrahim’dir. İbrahim olmak için illaki taş putları kırmak gerekmez, çağın çürük fikirlerine karşı gerekli bir İbrahim’dir. O Avrupa’nın Müslümanlara sunduğu çağdaş fikirsel putların çürük harçtan yapıldığını öğretti, tarihsel devinimlerin, hareketlerin, olay ve olguların iki kutup eksenli oluştuğunu söyledi, Habil ve Kabil. Yaşamın Habil ve Kabil’in etrafında döndüğünü söylüyor, ya Habilsin yada Kabil. Üçüncü bir seçeneğin üzerinde durmuyor. Bize sunulan çoğu düşünce girdaplarını Kabil’e yakın gösterir. Kabilci egemen sınıfı; güç, para ve din üzerinde değerlendirir. Kur-anı terimlerle mele, mutrif ve rahip olarak sıralar. Gözü doymazlar yada boynu kalınlar, şiş karınlılar yada kalın kuyruklular, resmi ruhaniler yada hilebaz uzun sakallılardan ibaret sayıp, baskı, istismar ve eşekleştirme yoluyla halkı sürekli öldürdüklerini söyler. Gerek doğuda gerekse batıda bu üç sınıfın sergilediği davranışların kökteş olduğuna değinir. Bu üç sınıfın Müslümanlar üzerinde yaptığı yıkıcı etkilerden dolayı Şeriati bu çağda kaçınılmaz oluyor. Tevhidi düşüncede Kabil’i mantığına yer yoktur. Müslümanlar, çağdaş düşünce akımları ile bu üç sınıfın onlarda yarattığı düşünce stresini ancak Şeriati gibi bilgelerin sayesinde aşarlar… Kişi yoksul olunca iyilikleri bile aşağılanır. Oysa güçlü olan altını olan kimselerin, ‘kötülükleri’ sanat olarak görülür, ‘saçmalıkları’ önemli sözlermişçesine dinlenilir, yersiz, tiksindirici geğirmeleri, felsefe, bilim, din olarak anlaşılır. Soğuk ilgisiz şakaları bile dinleyicileri güle güle öldürür, diyor. Bu üç sınıfın tepeden bakışlarına, bilmişliklerine, saçmalıklarına karşı Müslümanların aşağılık kompleksinden çıkmaları gerektiğini söyler.
Çok kısa ve öz olarak olması gereken yerini seçtiniz. Peki ilk okuduğunuz kitapları ile şimdi okuduğunuz kitapları arasında farklılık hissettiniz mi? Yada size yeniden kazandırdığı anlamlar var mı?
Şüphesiz ikinci defa okunmaya değer bir kitabı tekrar okuduğunuzda farklı pencereler karşınıza açılır. Gözünüzden kaçan ayrıntıları fark edersiniz. İkinci defa okuduğunuz da ruh haliniz de farklı olacağından birinci okumadan farklı tatlar alırsınız. İlk okuduğum kitapları dönemin şartlarına göre çevrilen kitaplardı. Çevirilerde dönemin şartlarına göre farklılıkla olabilmektedir. İlk kitapları dönemin şartlarına göre törpülenmiş çeviri kitapları idi.
Bunun bariz örneği Medeniyet ve Modernizm kitabında geçen Kürt kelimesinin ilk çevirilerde Karluk ( yanlış hatırlamıyorsam) olarak çevrilmesi, şuanda ise Kürt olarak değiştirilmesidir, Ebuzer kitabının ilk çevirisini okuyanlar ise Ali’yi tamamen Hz. Osman düşmanı olarak algıladılar. Fakat daha sonraki çevirilerinde ise biraz daha yumuşatılmış kelimelerin kullanıldığı görülmektedir. Tabi bu tür hatalar okuyucuda farklı algılanmalara sebep olmaktadır. Özüne yakın çeviriler her zaman doğru algılanmaya yakındır. Hangi kitabı olursa olsun yeniden okuduğumda farklı bir zenginliğini daha görüyorum. Buda bana yeni bakış acıları kazandırıyor. Anlam olarak ne kadar okusanız o kadar değişiklikleri fark edersiniz.
Dönemin çevirmenlerinin törpülenme yaptığı söylediniz, sizce neden bunu yapma gereğini duymuşlardır?
Her dönemin kendine göre zorlukları vardır, kesin bir şey diyemeyeceğim fakat o zamanın şartları belki de Kürt kelimesini yada farklı kelimeleri kitaplarda görmeye tahammül etmemiş olabilir, yada kültür bakanlığının süzgecine takılmasın diye de yapılmış olabilir. kaldı ki F. Gülen prizma kitabında aynı kitapta geçen kavramlardan bahsederken, Bazı sosyologlara göre diyor Yunanlılar medeniyetlerini Türklerden almışlar, Şeriati’nın ismi yerine bazı sosyologlar diyor, orda geçen asıl Kürt kelimesini de Türkler olarak sunuyor. Bu tek Şeriati’nin kitapları için geçerli değil 60’lı yıllarda ‘Risaleler’de de bazen kırpmalar yapılmıştır, sistemin hoşuna gitmeyen kelimeler çıkarılmıştır, yada değiştirilmiştir. Dönemin İktidarı yayın evlerine baskı yapmasın diye yapılmış olabilirler de. Sol yayınlarında da aynı şeyi görmekteyiz. Nietzsche’nin bütün kitapları çevrilmemiştir, en çok tüketilebilecek kazanç sağlayacak kitapları çevrilmiş. ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ kitabı baskı üzerine baskı yaptı. Kürt gençlerinin elinde hiç düşmedi, işlerine gelen Nietzsche’yi insanlara tanıttılar. En basitinde birkaç yıldır Nietzsche’nin Deccal kitabı Türkçeye çevrildi, hala bazı yayın kuruluşlarında Nietzsche setleri içinde ‘Deccal’ kitabı bulunmamaktadır, kim insanların nasıl algılamasını ve öğrenmesini istiyor o dönem o şekilde çeviri yapıldı. Deccal kitabı ise bana göre Nietzsche’yi anlamak için kırılma noktasıdır. Ne onları bize sundu dinsiz Nietzsche, ne de bizim algıladığımız İslam düşmanı Nietzsche. Gerçek yaratıcıyı putların alacakaranlığında bulmaya çalışan Nietzsche var Deccal’da. Hıristiyanlığı mahkûm ediyor, Hıristiyan kilisesine, bir savcının en korkunç suçlamalarıyla. İsa’ya düşman olan Hıristiyanlığa lanet yağdırıyor. Hıristiyanlığın bağnazlığı yüzünden İslam gibi bir medeniyetten olduklarını söylüyor. Böyle bir eseri yıllarca çevril(e)medi. Solun çevirdiği kitaplardan dolayı, çoğu insan geri kalmışlığı İslam’a mal etti, batının din dediği kavramın içine İslam’ı da saydılar, aynı kefenin içinde yorumladılar. Kırpılmış çevirilerden dolayı Türkiye’de yaşayan insanlar yıllarca zihin ve bilgi kirliliği çektiler, hala da o yılların kırıntılar var. Nietzsche denilince İslam düşmanı, Şeriati denilince Sünni düşmanı olarak algılanılır oldu.
Bir dönem bizim çevirmenlerimiz bunu yaptılar, bizleri hakikatten uzak beslemeye çalıştılar. Renkleri belli olunca da farklı ekmek kapılarını araladılar.
Konunun dışına cıkmış gibi olmayayım da, farklı ekmek kapıları derken kırpmalarını düzeltip tekrar çeviri mi yaptılar?
Hayır tam tersi başka çevrilerle tutunmaya çalıştılar. En basitinde mitolojik kafalı oryantalistlerin gerçeklerden uzak kitaplarını Türkçeye çeviriyorlar. Tabii İslami kesim bunların dışındadır. Dün bizlere sahte Nietzsche anlatanlar, bu sefer de bizleri oryantalistlerin sofrasına buyur ediyorlar. Şarkın gerçek tarihini efsane gibi gösterenlerin kitaplarını ekmek peynir tüketir gibi çeviriyorlar. Çoğu düzmece, işlerine yarayan siyer bilgisiyle yazılmış, Müslümanların inançlarına ters düşen, yer yer cezp edici yalan hikâyelerle süslenilmiş tarihi çevirmekten geri kalmıyorlar. Şu ana kadar çevrilmiş mitolojik eserlerin hangisinde gerçekler bizim bildiğimiz gibi anlatılmış ki. Gerçekler tam yazılmış olsa kitapların isimleri mitoloji kitapları olmazdı, ismi üzerinde mitoloji yani gerçekten uzak kurmaca kitap. Gerçek olsalardı kitapların genel ismi ‘Şark Tarihi’ olmaz mıydı?
‘Sait Ali Kardeşler’ diye birkaç makale yazdınız, neden Said-i Kurdi ile Ali Şeriati?
Alimlerimiz ve bilginlerimiz farklı şeyler söylememişler. Ali Şeriati’nin kendi üslubuyla eserlerini iman, irfan ve bilinç üzerine yazmış. İnsanın hakikatin özünü yakalaması için yapması gerekenleri çokça dile getirir, Avrupa’nın düşünce sistemini ruhsuz cesetlere benzetiyor, mistisizm Şeriati’nin can damarıdır, Mevlana onun için başkadır, insanın kendi özünü yakalaması için hangi bariyerleri geçmesi gerektiğini sıkça dile getirir. Küçük zindanlarımızdan çıkmadan hakikat mektebini kuramayacağımızı söyler. Avrupa’nın ruhsuz temellerin üzerinde geliştiğini ispat eder. Nursi de iman her şeyin özüdür, Şeriati’de de imana irfanı ekliyor. Nursi’de de mistisizm var, iman denilince üstat şaha kalkıyor, Avrupa felsefesini adi ilimlere benzetiyor. İkisinin yazdıkları kitapları okuyan bir Müslüman’ın fikirsel sapma yaşaması kanımca çok zor. Şeriati’nin kitaplarını okuyacaksınız biri gelip size Marksizmi aşılayacak, anlamamışsanız Şeriati’yi söyledikleri sizin için kafa ütüleyici bir fıkradır. Aynı zamanda Nursi’nin risaleleriyle besleneceksiniz birileri imanınıza gölge düşürecek, bu yaptığı birazda şelalenin dibinden geçerken ıslanmamanız için size şemsiye tutmasıdır. Biri fikrin babası diğeri imanın, yorulduklarında fikir ve imanı birleştirmeyi başarmışlar. Kuru fikir işe yaramaz, bir Müslüman’ın can damarı imandır, fikirler iman mektebinden geçtikten sonra kuvvetlenirler. Tersi de geçerlidir kuru bir imanın bu çağda bir anlam ifade etmeyeceğini düşünüyorum. İman eğer ki fikirsel kaynaklarla beslenilmemişse, Avrupa’yi düşünceye kapı açar. İbadet edersiniz, kurban kesersiniz, Kur-an okursunuz ama kapitalizmin ön gördüğü emperyalist yorganın içinde yatarsınız. Bir tarafınız Avrupalı zihniyet diğer tarafınızda kanlarınızda gezen milli benliğiniz olur. Bir Müslüman’a Avrupa’nın çöplüğünden koku almak yakışmadığı gibi, kendi çöplüğü olan cahili adetleri de su yüzüne çıkarması yakışmaz. Hakkın ve hakikatin süzgeci ancak iman ve fikirlerle anlaşılır. ‘Allah bir’ diyen herkes iman etmiştir, camiye yolu düşen herkes Müslüman’dır, etnik kimliği anlam ifade etmez. ‘Allah bir’ deyince camiye uğrayınca Müslüman’dır fakat pratik hayatta durduğu yer onun gerçek safını belirler. Bedeniniz Allah’a ibadet ederken ruhunuz başka tanrıların uşağı olmamalı. Bundan dolayı bu iki üstadı bir arada tutmak gerek. Bir bütünün parçaları aynı yerde birleşmediği sürece bütün parçalıdır.
Sizde en çok etki bıraktığı kitapları hangileri oldu?
Hepsi desem abartmış olmam sanırım. ‘İnsanın Dört Zindanı’ başlı başına bir desen kitabı, onu insan kitabı ile süsleyince manifesto ortaya çıkıyor. ‘Ali’ kitabi çağımız Müslümanları için didaktik bir mahiyet taşıyor. Ali’yi sanırım ondan daha iyi anlatan olmamıştır. Savaşın, ihanetin, hilenin yeşil saraylardan taşıp sokaklara indiği bir zamanda, kutsalı, aşkı ve insani erdemliliği kaybetmeyen ayakta kalan Ali’yi anlatıyor. Düşünce savaşı yaşayan biri için ‘İslam Bilim’ kitabı lokman hekim reçetesidir. ‘Kendini Devrimci Yetiştirmek ve ‘Yalnızlık Sözleri’ yeniden diriliş için okunabilecek eserleridir. Üretemeyen, tıkanan, Müslüman kitleleri için ‘Ne Yapmalı’ kitabı sanattan, çeviriye, iktisattan, tebliğe, tarihten, edebiyata kadar proje mahiyetinde bir kitaptır.
Gençler Şeriati’yi sizce nasıl okumalılar?.
Belli bir birikim elde ettikten sonra okumalılar. Çünkü dili ve cümlelere yüklediği anlam kuru bir anlamla ortaya çıkmıyor çoğu zaman. “Ben puta taparken sen para topladın” türünde bir cümleyi 16-17 yaşındaki bir gencin kanımca anlaması için edebiyatın mısralarından çok su içmesi gerekir. Çünkü Şeriati bazen cümlelere bilinci edebi bir şekilde yükler. Çoğu zamanda kendini olaylara kaptırır, olayların içinden çıkmış gibi tasvir yapar. Kendini o dönemde resmediyor, o heyecanı şimdi yaşar gibi yazıyor. Temel taşlarını oturtmayan gençler için Şeriati zaman kaybı olur bana göre. Belli bir olgunluğa erince okusalar daha fazla hazda alırlar.
Gençler çoğu zaman dilinin ağır olduğunu söylerler sizce dili çok mu ağır?
Dili fazlada ağır değil fakat cümleleri birikim ve derinlik ifade edince ağır gibi algılanılıyor. Bazen çevirmenlerin normal cümleleri çevirirken devrik cümle kullanmalarından da kaynaklı ağır gözükebiliyor. Bazen de düşünürleri eleştirdiği veya onu etkileyen fikirlerinden bahsettiği için düşünür ve fikirlerden haberdar olmayanlara ağır gelebiliyor.
Beğendiğiniz herhangi yazısını bizimle paylaşırsanız sevinirim,
İnanın ben daha çok sevinirim ‘Bir Önünde Sonsuz Sayıda Sıfırlar’ kitabında, çocuklarımız için yazdığı şiirin başını paylaşayım.
Bir varmış,
Bir yokmuş..
‘Allah’tan başka ,
Hiçbir şey yokmuş,
Hiç kimse yokmuş.
Allah yalnızmış,
Allah sevecenmiş,
Allah görüyormuş,
Allah güzelliği seviyormuş,
Allah iyiliği seviyormuş,
Allah uygunluğu seviyormuş,
Allah suskunluğu sevmiyormuş,
Allah durgunluğu sevmiyormuş,
Allah hiçliği sevmiyormuş,
Allah yokluğu sevmiyormuş,
Allah ‘yaratıcı’ymış
‘Yaratmaması’ olur muydu?
Birden bulutları yarattı,
Yokluk uzayına bıraktı.
‘Zerre’lerden bulutlar,
Her zerre:
Küçücük bir evren; adı atom.
Tam ortasında bir güneş,
Çevresinde, bir yıldız, yıldızlar, kelebeğimsi, dönmekte.
(kabe, çevresinde tapınanlar dönmekte)
‘Ali’ kitabı çağımız Müslümanları için didaktik bir mahiyet taşıyor, dediniz, neden ‘Ali’ kitabı didaktiktir?
Eserini yazarken ki şartlar ile şu an içinde bulunduğumuz şartlar fazla da değişmemiş. ‘Ali’ kitabının çağımız Müslümanlarına öğretici mahiyet kazandıran nedenleri sıralarsak, işin başına ezilmişliği, kültürel yozlaşmayı, haksızlığa uğramayı, bütün insanların hayat standartlarını iyileştirmeyi bırakabiliriz. Ali kitabı sadece Müslüman coğrafyaları için değil yeryüzünde despotizmin, sömürünün, entegrenin olduğu her yerde ezilen, hakkı alınan, yozlaştırılan bütün insanların adalet, hak ve inançları için insana yaraşır bir şekilde yaşaması için gereklidir. Çünkü Ali kitabında adalet ve hakkın kendisi var, fitnenin döndüğü, hakkın çiğnendiği, kapitalist zihniyetin iktidarı ele geçirip halkı sömürmesini anlatıyor. Yönetmek isteyen mantığın iktidar olmadan önceki hali ile ipleri eline alınca statükocu olmasını anlatıyor. Bu ikilemi yer yeryüzünde yaşamayan hangi iktidar var. Başa gelmeden önce devrimci olan, devirince statükoyu kendi devrimini de deviren, yerine kendi sözcüklerine hitap eden statükoyu oluşturan iktidarı anlatıyor. Devrimci ruhun statükocu olmadan önceki hali var, muhafazakârlaşmadan önceki halinden bahseder.
Ali kitabı güç ile halk arasında olması gerekendir, ne ezen ne de ezilen, adalet ve hakkın bu iki sınıf arasında olması gereken şeklini anlatıyor. Ali’yi özellikle seçmesinin sebebi de, halkı için hakkı ve adaleti savunduğu içindir. Onun deyimiyle Ali’nin hakkı gasp edilmiyor gasp edilen halkın hakkıdır, halkın hakkı için Aliyi bilmek lazım, egemenin elinden halkın hakkını almak için, ‘ şiddetle muhtaç olduğumuz halde Ali’den mahrum kalmamamız için Ali’ye bu çağda ihtiyacımız var.
Türkiye Ali kitabının şu an neresinde, ya da Türkiye’nin geçmişi ve şimdiki halinde Ali kitabı nerde duruyor?
Türkiye’de değişen yönetimlerin hangisi Ali kitabının sayfaları içinden geçmedi ki. Türkiye’de maksimalist demokrasi olmadığı için yapılan reformlarda hiçbir zaman maksimalist düzeyle olmadı, reformlar hep minimalist düzeyde kaldılar. Bu yüzden yeni kurulan her hükümet Ali kitabını canlandırmıştır.
DP iktidarı eline geçirince tek parti iktidarından aşağı kalmadı. Basın yasasını sertleştirdi, çok sayıda gazeteciyi tutukladı, devlet radyosunu tek taraflı kullandı, gösteri ve siyasal toplantıları yasakladı, muhalefetin karma liste yapmasını yasakladı, önceki söylemlerinin tam tersi işler yaptı, talep ettiği reformlar, sosyal ve siyasal politikalar ve daha fazla demokratikleşme vaatlerini gerçekleştirmedi. 24 anayasasının açıklarından faydalanarak kendi iktidarını güçlendirdi. Dönemin CHP’sinden ayrı şeyler de söylemiyordu. İdeolojik yönden CHP ile DP arasında fazla da bir fark yoktu. Aralarında ki fark Amerikanın cumhuriyetçileri ile demokratlarının farkı kadardı. Aynı şekilde ondan sonra gelen hükümetlerde sadece kendi iktidarlarını kurumuşlar, güçlendirmeye çalışmışlardır, halk için halka fayda verecek sosyal ve siyasal politikalar yürütememişlerdir. AP iktidarı dönemimde insanlar sokaklarda öldürülüyor, halk açlık ve sefalet çekiyor, dışarıya göç etmeye başlıyor ama AP zafer üstüne zafer kazanıyor, iktidarını sürekli güçlendiriyor. Halka fayda verecek, halkın refah düzeyini artıracak, siyasal yönden kendini rahat hissedeceği bir reformu hiç yapmadı. Anavatan partisi ise sosyal yönden faydalar sağladı fakat siyasal alanlar da pekte reform yapmamış, iktidarda kaldığı süre içinde sadece 82 anayasasının garantörü olarak iş yapmıştır. İktidar süresi boyunca yaptığı anayasal değişiklikler, seçmen yaşını yirmi birden yirmiye düşürmesi ve milletvekili sayısının dört yüz den dört yüz elliye çıkarması var. AKP ise bazı şeyleri yapmaya çalışıyor ama istenileni ve beklenileni karşılamıyor. Ona verilen oyların oranıyla yaptığı işler arasında fark var. Daha iyisini yapabilecek güçte iken yapamıyor. Türkiye’deki iktidarlar siyasal, sosyal, ekonomik, düşünce ve inançların rahatça ifade edildiği, sosyal refahın artırıldığı bir değişimi hiç getirmediler.
Ali kitabında örnek verecek olursak; Genellikle dünya liderlerinin iki dönemleri vardır, birincisi devrimci dönem, bu dönem egemen güce karşı mücadele dönemidir. Devrimci bir bakış acısına sahiptir, iş başına geldiklerinde ise ikinci dönemleri başlar yani az yada çok muhafazakarlaşırlar. Sakin bir hayatın sürdürüldüğü, ulusal çıkarların korunduğu bir dönemdir. Türkiye’de ki lider ve iktidarlar hep bunu yapmadılar mı?
Fakat Ali ve yönetim anlayışı istisnadır, o iktidarda olmadığı zamanda azınlığın lideri iken bir mücadeleye gitmiyor, vahdet bozulmasın diye tahammül ediyor. Aksine iş başına gelip, hükümet onun eline geçince devrimci oluyor ve devrimlere başlıyor. Ali ve yönetim şekli farklıdır, o geneli gibi iki aşamadan geçmiyor, Ali üç aşamadan geçtikten sonra yönetiyor; Yirmi üç yıl mektep için Cihat, yirmi beş yıl vahdet için tahammül ve sabır ve beş yıl adalet için devrim.
İran devrimin temellerini Şeriati gibiler oluşturuyor, Şeriati İmam Ali’den ne kadar faydalanmış olabilir?
Şeriati, Ali’nin yirmi üç yıl mektep için Cihat dönemini benimsemiştir, o hemen olacak bir devrimden yana değildir. O bir devrim gerçekleştirilecekse sağlam temellerin üzerinde olması gerektiği savunuyor. Önceliği devrimden ziyade toplumsal bilinçlenmeye, aydınlanmaya, kültürel yenilenmeye, dünya görüşü olarak İslam’ın algılanmasına veriyor. İnsanları eğitmeden hak ve özgürlük verirsek başımıza bela alırız, diyor. Bazı kriterleri benimsemeden, bazı şeyleri öğrenmeden-öğretmeden yapılacak bir devrimin faydadan çok zarar getireceğini savunur.
Ali’yi benimsemesinin diğer bir nedeni ise zaferleri, yenilgileri, yaşadığı toplumda sahip olduğu konumu, siyasal ve toplumsal rehberliğinin niteliği, halkla ilişkileri, özgürlükçülüğü, siyasal ve toplumsal kişiliği, siyasi rakipleriyle mukayesesi, İslam içerisinde gerek yaşadığı dönemdeki hayatı ve gerekse öldükten sonra başlayan hayatı boyunca sahip olduğu makam ve mevkisi gibi özelliklerden dolayı Ali’yi örnek almaya gitmiştir. Ona göre Ali sadece tarihi bir şahsiyet veya bir kahraman değildir, taşıdığı özelliklerinden dolayı insanlık için üzerinde durulması geren bir şahsiyettir.
Ayırıcı ve çok farklı bir açıklama yaptınız. Şeriati' de insan ve din ilişkisi nasıldır?
Şeriati, insanı tanımlarken en çok Alexis Carrel’in kullandığı meçhulü kullanmayı sever. İnsana trajedi yahut kurtuluş yolu ayrımında gözü ile bakar. Ona göre insan tanımını yapmak çok zordur. Çünkü tek yönlü olmayan, düşünen, maddeden bağımsız hareket edebilen, anlık değişen varlık olarak gördüğü için tanımının da çok zor olduğu söyler. İnsanı tanımaktan ziyade onu hapseden kavram, düşünce, ekol ve sistemlerin üzerinde durur. İnsanın özüne aykırı olanları belirlemeye çalışır. Onun özgür ruhunu dört zindanda görür: Doğa zindanı, tarih zindanı, toplum zindanı ve kendi zindanın içinde tutsak olduğunu söyler. Sürgün bir hayatın içinde olduğunu belirterek, önündeki en büyük engelleri ise bu zindanlar olarak görür.
İnsanın zindanlarından çıkıp ona uygun olanı seçmesini ister, ona en uygun olanın hakiki bir din olduğunu belirtir. Sahte ideolojilerden uzak, insan ürünü olmayan, onun özgür ruhuna hitap edecek dini seçmesini ister.
Ona göre din, insanın kemali, kurtuluşu ve hayat yoludur. İnsanın en yüce ve en derin ihtiyaçlarının cevabıdır. Eğer insanı tanıyacak olursak, onun için en iyi dini de seçebiliriz. Onca öğretiler ve ekoller arasında, çeşitli ihtiyaçları olan bu insan denilen varlık için hangisinin daha uygun olduğunu anlarız, diyor. Onun din tanımı hiçbir sosyologun tanımına benzemez. O insan ile dini birbirinden ayırmaz. Marx ve Engels gibi tesellinin ve haklılaşmanın evrensel temeli, Eliada gibi hiçbir şeye indirgenmeyen ve “din olarak din” anlayışıyla işlevleri ve toplumun diğer parçalarıyla olan ilişkileri ve toplumsal sonuçlarını ele almayan, Pace gibi “iletişim olarak din”, laikler gibi dini bir süreç değil tarih dışı bir kavram olarak gören ve seküleristler gibi dini bütün yaşam alanlarından çeken, küçülmesi gerektiğini tanımlayanlardan değildir.
İnsanı tanımladıktan sonra onun yanına mutlaka bir dini bırakır. İnsanın yanına bıraktığı bu dini de tek kaynaktan gelmiş gösterir. Daha sonra bu kaynağın değiştirilmiş boyutuna bakar, ilahi olan ile olmayanı ayırt eder. Âdem’den şimdiye kadar gelen dinlerin aynı kaynaktan olduğunu ve bunun İslam olduğunu belirtir. Bundan dolayıdır ki insanın fıtratına İslam’ı en uygun din olarak görüyor.
Şeriati de diğer bahsettiğiniz düşünürlerin geçtiği sıralardan geçti, onların okuduklarını okudu, o dine gerçek bakış açısıyla bakarken diğerleri sizce neden dini bu şekilde dar anlamlara hapsediyorlar?
İnsanların fikir hayatı ile inancı değerlendirmesi yaşadığı kültürün etkilerinden beslenir. Bir toplumun yaratıcı ile olan bağları onun inanç derecesini de belirler. Sosyal adaletsizliğin, haksızlığın, sömürgenin olduğu bir yerde insanın dine olan bakış açısı da değişir. İlahın kanunlarını hiçe sayarak, ya da onun kanunları emrediyor gibi göstererek insanlara zulüm edildiği vakit insanlar yaratıcıdan ve ilahi kanunlardan soğur. Ayrıca zulüm edenler bir dinin imtiyazlı sınıfında yer alarak sosyal eşitsizlik yaratıyorlarsa o zaman olaylar daha da karmaşık bir boyut kazanır. Bu düşünürler, din adamlarının kanunlarından ve yerleşik din kurallarından çok çektikleri için dine farklı anlamlar yüklediler. Ellerinde hakiki bir din kanunu ve yaratıcının bildirdiği haklar yoktu ki yanlış ile doğruyu birbirinden ayırt etsinler. Muhatap oldukları din Tevhid’i bir din değildi ve geçmişi hurafelerle doluydu, temel sorunlara çözüm bulamıyorlardı, bazı değişimlere engel teşkil ediyordu, ona inananlar tıkanma yaşadıklarında çözüm olarak kendi dinlerini ürettiler. Bu düşünürler kendi düşüncelerinin önünde dini engel olarak gördükleri için kendi tanımlarını yaptılar. Tahrip edilen dinleri kendi ahlak, vicdan ve düşünce sistemlerinin içinde erittiler. Bu şekilde dini eritince yaptıkları ve söyledikleri her şeye daha kolay meşruluk getirdiler.
Şeriati sadece kendi toplumunun kurtuluşu için üretmiyor, bütün Müslümanların kurtuluşu için üretiyor, günümüz Müslümanlarının vahdet bilinci için üzerinde en çok durduğu kavramlar hangileridir?
Ümmet ve İmamet kavramlarını vahdetin oluşması için kullanır. İslam’ın has kelimeleri olan Ümmet ve İmameti bir birinden ayrı görmez, Ümmet kelimesinden İmametin türediğini belirtir. Günümüzde kullanılan kabile, kavim, yığın, grup, taraftar, sempatizan, hizip, üye kavramlarının daha geniş bir anlamını Ümmete yükler. Duygu, düşünce, benlik ve inanç birliğini Ümmetin içine yerleştirir. Ümmeti, birbirinden habersiz, kopuk insan yığınından çok birbirinden haberdar olan, aynı duygu ve düşünceleri paylaşan insanlar olarak görür. Beyanatını da Kâbe’nin etrafında tavafta gösterir. Ümmet kelimesinin köküne değinerek amaç, kasıt, hedef ve bilinçli hareket etme olarak yorumlar. Seçim, hareket, ileri ve amaç olarak da yol haritasını çizer. Ümmet kavramını birleşmenin gereği olarak gördüğü için, birbirinde bağımsız insan topluğuna değil, bilakis olgun ve birbirinden haberdar olan ıslah olmak için aynı düşünce etrafında insanların birleşmesi gerektiğine değinir. Ümmet terimini, halkın huzuru ve rahatını sağlayacak, zarar ve hastalıklardan koruyacak idare şekli ve anlayışı; inanç, toplum ve düşünce ilişkilerini değiştirme ve geliştirme; halkın beyinlerini, ruhlarını, toplumu olgunluğa doğru yöneltme ilkesi olarak tarif eder. Ümmet: fertleri, sorumsuzluğu, kayıtsızlığı, başıboşluğu, tüketimciliği; hedefsiz, kof refah düşkünlüğü, hedefsiz, güzel ve hoş bir hayatı benimseyen toplum olarak görmez.
İmamet terimini Ümmet teriminden ayrı görmediği için Ümmet kavramının yerine getirilmesi için İmameti sorumlu tutar. Fert ümmete üye olduğu an, yoldaş grubuna girmiş sayar.
Bu gün bizler bölük pürçük yaşıyoruz, herkes bir taraftan çekiyor. Ayrı düşmemizin tek nedeni vahdetin oluşması için ümmet kavramından ayrı oluşumuzdur. Biz ümmet kavramına tabi olmuyoruz, kabile, kavim, yığın, grup, hizip gibi taraftarı olduğumuz küçük topluluğumuza ümmeti uyarlıyoruz. Parçanın içinden bütüne bakıyoruz, bütünün içinden parçaya bakmıyoruz. Değerlerimiz, fikirlerimiz, ibadet ve dünya görüşümüz parçaya göre ayarlanmış. İmameti hak edecek alimlerimiz ve bilginlerimiz de parçaların kriterine göre yol haritasını benimsedikleri için bütünlük sağlanılamıyor. Vahdete giden yol ümmetin labirentleri içinde kayboluyor.
Çağımızda sürekli ve hızlı bir değişim olmaktadır. Müslümanlarda bu değişimden etkilenmektedirler, bu etkilenme bazen düşünce ve iman sıkıntısı da yaratıyor, Şeriati’ye göre düşünce ve iman sıkıntıları nasıl giderilmelidir?
Düşünce ve iman sıkıntıları nasıl giderilmeliden ziyade Şeriati’nin değimiyle nasıl kalınmalı yâda nasıl devrimci olunmalı desek daha doğru olur sanırım. Düşüncesel bir yatak, bir inanç ortamı ve bir kendini yetiştirme programı olması gerekir, böylece kendisini korumak isteyen ve dolayısıyla her hakir ve değersiz olmaktan korkan kişi, ne yapması gerektiğini bilsin, diyor. Ona göre İslam’a olan bağlılığımız aşk ve sevgi safhasındadır. Duyguların, düşüncelerin ve İslam’a olan sevginin kaybolmaması için kendisini ve ailesini birey korumak zorundadır. Sürekli uyanık olmak zorundadır. Aşk ve Tevhid ile uyanık olmalıdır, tefekkür etmesini bilmelidir, irfan ve ibadete yönelmesi gerekir. Hintli, Mecusi, Atinalı, İskenderiyeli, Yunanlı beslenmelere karşı düşüncesel bir savaş vermelidir. İş ve çalışma hayatında, kapitalist, sömürgeci ve kar için her şey meşru, kazanç ve güç varsa sorun yoktur türündeki olgulara karşı sosyal bir savaşım vermelidir.
Çağımız sürekli değişim geçiriyor, Müslümanların yaşadığı coğrafyalara sürekli yeni şeyler atıyorlar. Gün geliyor düşüncesel kırıntılar, gün geliyor emperyalist işgaller, gün geliyor kardeş kavgalarının fitillerini çekiyorlar, kültürel ve etnik savaşları hızlandırıyorlar, bütün bunlara karşı bir Müslüman ancak ruhunu, bedenini, ailesini, çalışma hayatını İslam’ın has kaynaklarıyla koruyabilir. Yoksa Şeriatı’nın şu keşkesini daha çok söyleriz: “Keşke Peygamber olsaydı da, bu günkü ateşleri görseydi. Bu ateşleri kucağımıza ve içimize nasıl attıklarını görseydi. Böylece en azından bu kuşağın direniş gücünü artırırdı, ıstırap ve acısını hafifletirdi.”
Gençlerimize nasıl çözümler sunuyor, ya da onun deyimiyle gençler nasıl devrimci kalmalılar?
Onun dönemindeki gençler ile şimdiki gençler arasında pek bir fark yok. Konuşmalarının, çalışmalarının çoğunu aslında gençlerin faydalanması için yaptı desek abartmış olmayız. “Anne Baba Biz Suçluyuz” kitabında yasaklar dini üzerinde durur. Orda söyle bir serzenişte bulunuyor. “Siz, bana yasaklardan ve ‘hayır’lardan oluşan bir din verdiniz. Ben kızınıza gösterdiğiniz yol, tavsiye ettiğiniz yaşam biçimi ve öğrettiğiniz ahlaki değerler: Gitme, yapma, görme, söyleme, anlama, duygulanma, yazma, okuma… Gibi yasaklardan ibarettir. Hâlbuki ben ‘hayır’ dini değil, ne yapacağımı, ne okuyacağımı ve anlayacağımı söyleyen ‘evet’ dininin takipçisiyim.”
Gençlerin her şeyden önce anlaması gereken nokta, bu dinin “evet”leri “hayır”larından fazladır. Lise sıralarında onlara öğretilen din doğmadır, değişimlere kapalıdır, eleştiriyi kabul etmez, Müslümanların içinde bulunduğu kötü şartlar dinin yüzünden olmuştur, din insanları asimile ediyor; bu tür safsatalar Müslüman’a yakışmadığı gibi bu dine atılan iftiraların en kötüsüdür. Acaba bunları söyleyen insanlar bu dinin neyini biliyorlar da biz bilmiyoruz, bu konulardaki delilleri nelerdir, bize de söylesinler, bizde onların söylediklerine hak verelim. İslam dini hangi teknolojik gelişmeye karşıdır, sömürülmeyi Müslümanlara yakıştırdığı ayet hangisidir, İslam’ın hangi ayeti insanları asimile ediyor, hangi ayet ve hadiste Türk olun, Arap olun veya başka bir ırk olun diyor.
Gençlerimiz dinlerine atılan ucuz iftiralara karşı okumalılar, yazmalılar, üretmeliler bu din onların. Şunu idrak etmeleri gerekir, bu din onlarla güzellik kazanır. Onların okumaları, yazmaları, üretmeleri bu dinin arka bahçesine ekilen güzellik tohumları olacaktır. Bu dinin mirasını onlar yeri geldiğinde insanlara ulaştıracaklar.
Onlara Şeriati’nin şu kısa tahlilini tavsiye ediyorum:
“ Şimdi bu genç kuşak için şu sorun söz konusudur: O öyle şartlar içerisindedir ki; bir tarafında düşünce fakirliği, kitap fakirliği, çevre ve ortam fakirliği ve aslında iman ve düşüncenin ilham bahşedebileceği her kaynaktan yoksunluk; diğer taraftan ise, bütün kesimlerin ve egemen düşüncesel kesimlerin bir yönden gelen zenginliği, bol serveti ve diğer yönden gelen fesat ile kuşatılmış. Bir leş tipinde olan o genç, emperyalizmin tuzak ve ağlarının kucağına düşüyor. Ciddi, aziz ve kendini bilen sorumlu bir tip olan diğer genç ise, bize yabancı olan ideolojilerin kucağına baş koyuyor…
İşte Şeriati’nin bahsettiği ideolojilerin kucağına gençlerin düşmemesi için sürekli kendilerini kendi kaynaklarından beslemeliler, sürekli fikir cihadını yaşamalılar. Yoksa yaşadıkları coğrafyada yürürler, konuşurlar, okurlar, gezerler, yazarlar, öğrenirler, yerler, içerler, büyürler; ama faydaları, verimleri, ürettikleri, düşünceleri, duyguları bize değil başkasına hizmet eder. O başkaları da onlardan olmayacaktır, kanlarının, bedenlerinin ve kutsallarının üzerine iktidar kuracaklardır.
Kürt meselesinin güncel bir konu olması sebebiyle bunu soruyorum, Şeriati Kürdistan'da yaşasaydı acaba size göre nasıl projeler geliştirirdi?
‘Kürt Tarihi Araştırma ve İnceleme Kurulunu oluşturarak işe başlardı. Ne birileri gibi Kürt tarihinin ilk temellerini sadece bir mitolojik kitaba (Gılgameş) bağlayıp önce insanüstü bir varlık olan Enkidu’yu Kürt yapıp, daha sonra insanlaştırıp Gılgameş’in hizmetine sunup öldürmezdi. Kürt tarihinin köklerini mitolojik bir kitabın sayfalarına yakıştırmazdı. Ne de kendi ürünü olamayan Rus ve Avrupalı kaynakları referans alıp işte Kürt tarihi budur demezdi. Bu gün Kürt Tarihi Araştırma ve İnceleme Kuruluna şiddetle ihtiyaç duyulduğunu belirtirdi. Nerede, kim ne yapmış, geçmişin mirası nedir, neden başarısız olmuşlar bunları hakkıyla incelerdi. Çünkü bu gün Kürtler tarihlerini komisyonların yazdığı kitaplardan öğreniyorlar. Yazılan bu tarih kitapları ise dağınık, olayların kronolojisi bile karışık, o daldan bu dala sıçrama göstermektedirler. Suriye’de yaşanılan bir olayı yıllar önce İran’da yaşanılan bir olayla aynı zaman diliminde olmuş gibi gösteriyorlar.
Sanat Edebiyat ve Çeviri Kurulu oluşturup Kürtlerin her eserinden faydalanırdı. Kürtlerin sözlü mirasından yazılı mirasına kadar hepsini araştırırdı. Türkçe, Farsça ve Arapça yazılan bütün Kürt kitaplarını ve Kürtlere fayda verecek başka eserleri Kürtçeye çevirirdi.
İslami kaynaklardan ve Doğunun kaynaklarından Kürtleri araştırırdı. İslam tarihi içerisinde Kürtler ne yapmış, hangi eserler vermişler, oluşan isyanların sebeplerini, gerekçelerini tek tek araştırırdı. İslam medeniyetine fayda veren Kürt âlimlerin eserlerini Kürtçeye çevirirdi, İslam için mücadele veren Kürt liderlerin özelliklerini insanlara öğretirdi.
Kürt okullarının açılması için çalışırdı, devletin vermiş olduğu okul açma olanaklarının hepsini kullanırdı. Aydın insanların yetişmesi için bu okulların kaçınılmaz olduğu belirtirdi. Bu okullarda İslam dini ve diğer dinler, dil, siyasi ve toplumsal tarih, felsefe, antropoloji, dublaj ve çeviri, sanat, edebiyat, toplumbilim, ideal toplum, ideal insan, film ve tiyatro gibi birçok çalışmalara ağırlık verirdi. Kısaca Kürtlerin ihtiyaç duyacağı her türlü çalışmayı bu okullarda yapmaktan kaçınmazdı.
Daha sonra Kürt coğrafyalarında ekonomik kalkınmaya yardım edecek araştırmaları yapmaya çalışırdı. Var olan ekonomik kazanç getiren faaliyetlerden daha fazla nasıl verin alınmalı, yeni ekonomik kaynaklar nasıl elde edilmeli, hangi bölgelerde daha fazla verin alınabilir, yeni iş dalları nasıl oluşturulmalı gibi projeleri yapmaya sevk ederdi.
Düşünce savaşı yaşayan biri için “İslam Bilim” kitabı lokman hekim reçetesidir, dediniz bunu biraz açıklarsanız sevinirim?
Şeriati her şeyden önce Müslüman bir din toplumbilimcidir. Batıyı çok iyi tanımaktadır, her yaşta herkesin düşünce bunalımı yaşacağını ve yaşadığını bilmektedir. O dine toplumsal temel, faal bir öğe olarak bakmaktadır. Yetiştiği dönem Avrupa’da sosyalizmin zirve yaptığı dönemdir. Çoğu insan gibi Batıyı ve Sosyalizmi Doğudaki bilginlerden öğrenmemiştir. Batıda okuduğu dönem batının tanınmış aydınlarıyla tanışmış, Sosyalizm ve diğer ideolojileri onlardan öğrenmiş. Bir sosyalistin size vereceği sosyalist bilgiyi Doğuda ondan iyi anlatan olmaz sanırım. İslam Bilim kitabı, Batıda öğrenmiş olduğu bilgilerin İslam süzgecinden geçirilmiş halidir. Karşılaştırmalı bir analizin sonucunda, Batının oluşturduğu düşüncelerin bizdeki karşılığını anlatır. Bize neden bazı kavram ve düşüncelerin ters olduğunu anlatır. Bunu yaparken öncelikle bize has düşüncelerimizi tanıtır. Dünya görüşü olarak Tevhidi anlatır, tarih felsefesine Habil ve Kabil’i yerleştirir, ideoloji olarak İslam’ı tanıtır, ideal insan olarak ta Allah’ın Halifesi olarak insanı tanımlar. Ondan sonra diğer Batı düşüncelerini tek tek açıklar. Onların oluşturmaya çalıştıkları ideal toplumdan-ideal yaşantıya, ideal ideolojiden-ideal devlete ve ideal insana kadar ki fikirlerinin bizdeki örneklerini anlatır. Geçmişte İslam toplumunda Batının bahsettiği örneklerin olduğunu söyler. Onlar ideal toplumu oluşturmaya çalışırken, biz ise Asr-ı Saadeti yaşamış ve bunu ümmi olan bir toplulukla başarmışız. Bu tür açıklamalarından dolayı, düşünce savaşı yaşayan insanlara açık cevapları İslam Bilim kitabi veriyor.
|