صفحه اول     سیاسی     اقتصادی     اجتماعی     ورزشی     فرهنگی     تصویری     تماس با ما     تبلیغات     پیوندها     RSS  
پنجشنبه، 2 مرداد 1393 - 16:25   
  تازه ترین اخبار:پروازهای لهستان هم به مقصد اسراییل لغو شد      ترکیه پروازهایش به تل آویو را لغو کرد     «جستاری در تراژدی یونان» منتشر شد     یاد ایام/ علی عزت بگوویچ با همسر و فرزندان     هلوکاست در بالکان     ادووکات سرمربی تیم ملی صربستان می شود     Balkanlar’ı Tahayyül Etmek     انتقاد رئیس جمهور رومانی به اتحادیه اروپا      آیین مذهبی برای اجساد 283 مسلمان بوسنیایی      افخم: قسط آخر ایران پرداخت شد     روابط ترکیه و اسراییل     بسکتبالیست‌ها مرداد ماه به لهستان می روند     مشخصات کشتی‌گیران برتر جام المپیای یونان      عکس/ رجب طیب اردوغان با چفیه     درگیری شدید پلیس و معترضان در بلغارستان      تمرین ملی پوشان وزنه برداری در مجارستان     اسلوبودان کواچ: اشتباهات زیادی داشتیم     رویای «اردوغان» در گرو رای مردم     چرا اردوغان به آرای مردمی رجوع می‌کند؟     اعلام سه روز عزای عمومی در ترکیه به خاطر غزه       
 
 آخرین مطالب
  پروازهای لهستان هم به مقصد اسراییل لغو شد
  ترکیه پروازهایش به تل آویو را لغو کرد
  «جستاری در تراژدی یونان» منتشر شد
  یاد ایام/ علی عزت بگوویچ با همسر و فرزندان
  هلوکاست در بالکان
  ادووکات سرمربی تیم ملی صربستان می شود
  Balkanlar’ı Tahayyül Etmek
  انتقاد رئیس جمهور رومانی به اتحادیه اروپا
  آیین مذهبی برای اجساد 283 مسلمان بوسنیایی
  افخم: قسط آخر ایران پرداخت شد
  روابط ترکیه و اسراییل
  بسکتبالیست‌ها مرداد ماه به لهستان می روند
  مشخصات کشتی‌گیران برتر جام المپیای یونان
  عکس/ رجب طیب اردوغان با چفیه
  درگیری شدید پلیس و معترضان در بلغارستان
- اندازه متن: + -  کد خبر: 15359دوشنبه، 28 بهمن 1392 - 23:07
Anadolu Alevileri 2
seyid Ali Gaemmagami
  

Alevi-Şii inancının kökenleri
IranBalkan(IRBA): Bazı Sünni ilahiyatçılar ve âlimlerin iddialarına göre, Manevi Şiilik ile Siyasi Şiilik söz konusudur. Manevi Şiiliğin, İmam Ali as'nin peygamber efendimizin Şehadet-inden sonra, Ali As'nin hilafetine inananlar olduğu, fakat Siyasi olarak hareket etmedikleri iddiasıdır.

Siyasi Şiiliğinse daha sonraları ortaya çıktığı söyleniyor. Elbette burada söylenmesi gereken şey şudur ki; Ehli Sünnet Müslümanlarıyla Şii-Alevi Müslümanların tek bir ihtilafı, Hilafet meselesidir. Yoksa usul-din ile füru dinde hiçbir ihtilaf söz konusu değildir. Alevi Şiilere göre, Peygamber efendimizin hak dinini koruyacak ve en dogru bir şekilde tefsir ve tevil edecek en yetkin Kimse Ali As ile 11 evladı ve torunu imamlar yani toplam 12 İmamdır.

Bilindiği gibi; müşrik ve cahili Araplar Soy'un erkek evlatla devam ettiğine inanırlardı ve kız çocuklarını aşağılarlardı. Fakat İslam kız çocuklarıyla erkek çocukların yani erkekle kadının da tekbir nefisten yaratıldığını ilan edip, cinsiyet ayrımcılığını red ve nefy etti. Fakat Hz. Muhammed s.a.a'nın erkek evladı olmadığı için cahili Arap ve müşriklerle kafirler peygamber efendimizi haşa tahkir etmek için; O Zişan zata "Ebter" dediler. Allah Cc ise Kevser suresini vahiy edip, kafirlerle müşriklerin fitne ateşini söndürdü. Nitekim Allah buyuruyor ki; Şüphesiz, Biz sana Kevser'i verdik. Şu halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Doğrusu, asıl Ebter (soyu kesik) olan sana kin duyandır." Bunun anlamı şudur ki; Hz. Fatıma sa ile İmam Ali as'nin evliğinden doğanlar, peygamber efendimizin soyunu sürdürenlerdir. Allah Hz. Fatıma'ı Hz. Muhammed Saa'nın soyunu sürdürmekle mükellef kılmakla kalmamış, kadın'ın insan ve pak bir varlık olduğunu ispatlamıştır. İşte Alevi Şiiler de Ehli-Beyt Resullüllah'ın yolunun devam ettirici olduklarına inanmaktadırlar.
Elbette bu konuda Ehli-Beyt düşmanları olan ve kendilerini ehli-sünnet temsilcisi olarak yutturmaya çalışan Harici-selefi Vahhabiler dışında istisnasız Ehli-Sünnet mezhebine bağlı İslam alimleriyle halk kitleleri de Ehli-Beyt Resullüllah'a büyük bir sevgi ve saygı beslerler.

    Bu bağlamda Alevi-Şiiler'in Ehli-Beyt İmamlarına bağlılık gereğini; Kuran'ı kerimin Al-i İmran suresinin 7. ayeti; ‘Sana kitabı indiren O’dur. Onun bazı ayetleri muhkemdir ki; bunlar kitabın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşerler; Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir ve ilimde kökleşenler bilir…" isnat etmektedirler.  

   Bazı ilahiyatçılar ve Sünni İslam âlimlerinin, Manevi Şiilik ile Siyasi Şiilik ayırımı yapmalarına gelince; Sünni Sahihlerle Şii temel kaynaklarda kaydedildiği gibi; peygamber efendimizin muttaki ve meşhur sahabilerinden olan Selmani Farisi,  Ebuzer Gifari,  Ammar Yasir, Huzeyfe b. Yeman,  Huzeyme b. Sabit,  Ebu Eyyubi Ensari,  Halid b. Said b. As ve  "Kays b. Sa’d b. İbade" , Bilal Habeşi ve hz. Muhammed saa'nın pak ve masum kızı Hz. Fatıma başta olmak üzere Peygamber efendimizin sevgili Eşi ve müminlerin annesi ümmüselme gibi kadınlardan oluşan  çok sayıda şahsiyet; Hz. Ali as'nin Hilafetinin taraftarlarıydı ve İmam Ali as'nin safında yer alıp, bazısı sürgün ve bazısı da şehit edildi.
 Anadolu Alevileri de bu pak ve muttaki şahsiyetlere büyük bir sevgi ve saygı beslerler. Demek ki manevi Şiilikle Siyasi Şiilik bir bütün olarak peygamber efendimizin himayesinde gelişmiştir. Bu anlayış Alevilikte 40lar cemi olarak da nitelendirilebilir.

     Alevi-Şiilerin inancına göre, İmam Ali as Allah'ın has kulu ve peygamber saa'nın ilim ve imamet varisidir. Nitekim İmam ali as buyuruyor ki; Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Muhammed'in ashabından olup onun dinini koruyanlar; gerçekten de bilirler ki ben, bir an bile Allah'ın emrini reddetmediğim gibi, Resûlünün emrini de reddetmemişimdir. Erlerin, yiğitlerin dayanamayıp geriledikleri tehlikeli yerlerde Allah'ın bana ihsan ettiği erlikle, yiğitlikle canımı onun uğruna koymuşumdur. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullâh vefat ettiği zaman başı, benim göğsümdeydi; ağzının yârı (kanı) elime akmıştı; ben de onu yüzüme sürmüştüm. Onu yıkamaya kalktım, melekler yardımcımdı. Evde, çevresinde feryat yücelmişti. Meleklerin bir bölüğü inmedeydi, bir bölüğü çıkmada. Onu yatacağı yere koyuncaya dek onların sesleri, onların salavat getirişlerinin, namaz kılışlarının ünleri kulağımdan gitmemişti. Ona hayâtında da, memâtında (ölümünde) da benden daha yakın, halifeliğine benden daha lâyık kim var? Can gözlerinizi açın; düşmanınızla savaş için niyetlerinizi gerçekleştirin. Kendisinden başka bir mâbud olmayan Allah'a and olsun ki ben, elbette dosdoğru anayoldayım; onlarsa kaygan batıl yolda. Duyduklarınızı söylüyorum; Allah'tan benim ve sizin bağışlanmamızı diliyorum. ….Andolsun Allah'a ki tebliğ edilen emirleri, tamamlanan vaadleri,  söylenen tüm sözleri bildim ben. Biz Ehlibeytin katındadır hikmetin kapıları; işlerin, aydınlatıcı ışıkları.

    Mümin kadınlarla Mümin erkekler biri birinin velisidir Misali duru İslam Tevhid çağrısının kadın simgesi olan Hz. Fatıma Zahra, ev kadını olmakla birlikte ilim ve Takva ile siyasi ve toplumsal hakları ihya etmek için etkin bir çalışma yürüten bir insandı. Nitekim İmam Ali as'nın Hilafet hakkının ayaklar altına alındığını, Alevi-Haşimi oğullarının Mali kaynağı olacak Fedek arazisi mülkiyet hakkının hilafet makamınca kendisinden geri alındığını duyunca grup hanımın eşliğinde hak aramaya çıktı. Hz. Fatıma Resulullah'ın mezarının yanında Halka hitap edip buyurdu ki;

     "Allah'a verdiği nimetleri için, ilham ettiği hidayetlerden ötürü ve  Hamdü Sena ve şükürler olsun. Şahâdet ederim ki, Allah'tan başka bir ilah yoktur; tektir; ortağı yoktur; O Allah ki, ihlası, Tevhid kelimesinin te'vili (esas ve özü) kılmış, kalplere O’na bağlılığı yerleştirmiş, fikirler O’nunla aydınlanmıştır. O Allah ki, gözler O’nu göremez, diller O’nu vasfedemez, akıllar O’nu kavrayamaz. O Allah ki, önceden olan bir şeye dayanmadan, bir eş ve benzere öykünmeden, yaratmaya muhtaç değilken, kendisi için bir yarar ve çıkar söz konusu değilken, sadece hikmetinin sağlamlığını bildirmek, itaati hususunda uyarmak, kudretini aşikar etmek, mahlukatını kulluğa çağırmak ve çağrısını güçlü kılmak için kendi güç ve meşiyetiyle her şeyi var etti….. Ve şahâdet ederim ki, babam Muhammed (s.a.a) O’nun kulu ve Resulü’dür. Allah, onu peygamber olarak göndermeden önce beğendi, yaratmadan önce seçti ve meb'us kılmadan önce -hatta mahluklar gayb aleminde korkunç perdeler altında saklıyken ve yokluk sınırının eşiğinde bulunurken- onu Ahmet (yani beğenilmiş) olarak isimlendirdi. Çünkü Allah işlerin nihayetini ve hadiselerin akışını bilir ve takdir ettiği şeylerin yerlerine vâkıftır….

     Allah, babam Muhammed'in (s.a.a) nuruyla karanlıkları aydınlattı, kalplerdeki düğümleri çözdü; gözlerden şaşkınlık perdelerini giderdi. Babam insanlar arasında hidayet işini üstlendi, sonunda onları sapıklıklardan kurtardı, kör olan gözlerini açtı, onları mutedil bir dine hidayet etti, doğru bir yola çağırdı…..

"Ey Allah'ın kulları! Allah tarafından hak bir önder (olan Kur'ân) sizin aranızdadır. …ona kulak vereni kurtuluşa sevk eder….

     Hz. Fatıma sa ayrıca buyurdu ki; "Allah, şirkten arınmanız için imanı, kibirden uzaklaşmanız için namazı, nefsin temizlenmesi ve rızkın artması için zekatı, ihlâsın sağlamlaşması için orucu, dini ayakta tutmak için haccı, kalplerin düzelmesi için adaleti, dinin düzene girmesi için bize itaati, ümmetin tefrikaya düşmemesi için bizim imametimizi, İslam’ın aziz ve üstün olması için cihadı, İlâhî mükafatı hakkedebilmek için sabrı, toplumun maslahatı için iyiliği emretmeyi, gazaptan korunmak için ana-babaya iyilik etmeyi, ömrün uzaması ve nüfusun çoğalması için akrabalarla ilişki ve muhabbeti  kesmemeyi, kanların akıtılmaması için kısası, mağfirete ehil olmak için adağı yerine getirmeyi, malların değerinin korunması için ölçü ve tartıda tam hakkını vermeyi, lanetten korunmak için kazif’ten (namuslu kadınlara zina isnadında bulunmaktan) sakınmayı, iffet ve emniyeti (toplumda) hakim kılmak için hırsızlık yapmaktan uzak durmayı, pislikten uzak olmak için şarap içmekten çekinmeyi, Rabliğine olan inancın ihlası için şirkten kaçınmayı farz kıldı."

Ey insanlar, bilin ki ben Fatıma'yım ve babam Muhammed  (s.a.a) 'dir. Sözlerim haktır ve yaptığım işte batıl bir yön yoktur.

     Hz. Fatıma ayrıca Eğer o peygamberi tanıyor olsanız, bilmeniz gerekir ki o, sizin kadınlarınızın babası değil, benim babamdır; sizin erkeklerinizin değil, benim amca oğlum Ali'nin kardeşidir….. Sizler Hz. Resul-i Ekrem gelmeden önce ateş dolu bir uçurumun kenarında idiniz, (o halinizle) taşın dibinde kalan, hemen içilip tüketilecek olan bir yudum su idiniz. …Ayaklar altında eziliyordunuz.

      Bütün bu bedbahtlıktan sonra sizleri Allah babam Muhammed (s.a.a) vasıtasıyla kurtardı.

Arab’ın kurtları ve kitap ehlinin isyancıları ne zaman savaş ateşini tutuşturuyorlardıysa, Allah onu söndürürdü ve ne zaman şeytan boynuzunu çıkarıyorduysa, Peygamber kardeşi Ali’yi onların önüne çıkarırdı. o da onun püskürdüğü ateşi kılıcıyla söndürmedikçe geri dönmezdi. O, Allah’ın rızasını kazanmak için bu zorluklara katlanır, O’nun emirlerini uygulamak için çaba sarf ederdi. Ali, Resulullah’a herkesten daha yakındı. Velilerin efendisiydi. Allah'ın yolunda, kınayanların kınaması ona mani olmazdı. Ama siz (o dönemde) asayiş ve emniyet içerisinde keyfinizi sürdürmekte, rahatınıza bakmaktaydınız ve bizlerin başına gelen belaların sonucunu bekliyor, neticenin kimin yararına olacağını öğrenmek istiyordunuz; savaşlara katılsanız da düşmanla karşılaştığınızda geriye dönüp kaçıyordunuz.

      Allah Tealâ Peygamberi'ne enbiyanın bulunduğu, yani seçkinlere ayırdığı makama yücelmeyi kararlaştırdığında ise, sizlerdeki nifak düğümleri aşikâr oldu, din gömleği yıprandı; kendini gizlemiş olan azgınlar nutka geldi ve cansız kalmış düşmanlar harekete geçti; bâtıl ehlinin önderi kükremeye başladı, aranızda değer kazandı, şeytan yuvasından başını çıkarıp sizleri kendine çağırdı, sizlerin de onun davetini kabullenmeye ve aldanmaya meyilli olduğunuzu gördü. Sonra şeytan hareket etmenizi istedi, siz de hareket ettiniz, coşmanızı istedi, siz de galeyana gelip coştunuz. Derken başkasının devesini (kendi deveniz olarak) dağladınız ve(sizin malınız olmayan hilafeti gasp ettiniz)…

     Bütün bunlara, henüz Resul-i Ekrem'in vefatından kısa bir süre geçmeden ve henüz kalbimizin yaraları tazeyken, hatta Resul-i Ekrem'in cenazesi defnedilmeden teşebbüs ettiniz. "Fitne çıkmasından korkuyoruz" diyerekten kendinizi öne attınız. Ama bilin ki, fitnenin ta içine düştünüz….Ne oluyor size? Nereye gidiyorsunuz? Allah’ın Kitabı sizin aranızdadır; sözleri açık, ahkâmı parlak, nişaneleri belirgin, emir ve yasakları ortadadır. Ama Ondan yüz çevirmek mi istiyorsunuz? Yoksa başka bir kitapla mı hüküm veriyorsunuz?...Bunun yanı sıra açıkta, gizlide peygamberin Ehl-i beyt'ine ve evladına haksızlık ediyorsunuz. Bizim ise sizlerin kalbimize vurduğunuz hançer yarasına ve bağrımızı delen ok darbesine sabretmekten başka bir çaremiz yoktur.

     Hz. Fatıma ayrıca buyurdu ki; Ey Müslümanlar! Acaba benim mirasım zorla elimden alınacak mı? Acaba sizin  babanızdan almanız, ama benim babamdan miras almamam Allah'ın kitabında mı yazılmıştır?.. Oysa Kur'ân-ı Kerim:

Yine buyurmuştur ki: "Sizlerden birinin ölümü geldiği zaman kendisinden bir hayır (mal) bırakıyorsa baba ve annesine ve yakınlarına (verilmesi) adalet ve iyilik üzere vasiyet etmek (Allah"tan) takvalılara bir borç olarak yazılmıştır."

    Acaba Allah sizlere miras ayetinde bir özellik tanımış da yalnız babamı mı çıkartmıştır? Yoksa sizler Kur'ân'ın özel ve genel hükümlerini ve hükümlerden istisna edilen durumlarını babam ve amcam oğlu Ali'den daha iyi bildiğinizi mi iddia ediyorsunuz?... Diyerek hilafet makamıyla Fedek bağının gasp edildiğini belirtip, bunları Allaha havale edip mahşer günü hâkim Allah, kefil Muhammed’dir (s.a.a)! buyurdu.

  İmam Hüseyin’in (a.s) ise hutbesinde Allah’a hamd-u sena,  Hz. Muhammed’e (s.a.a) ve O’nun Âli’ne salât ve selamdan sonra “Biz Allah’ın galip olan hizbiyiz; biz Allah Resulü’nün (s.a.a) yakın olan itreti ve tertemiz Ehlibeyt’iyiz ve iki değerli emanetten birisiyiz. Allah Resulü, (s.a.a) bizleri Allah’ın kitabı Kuran-ı Kerim’in eşi olarak karar kılmıştır. O kitapta her şey açıklanmıştır. Nitekim Allah Fussilet süresinin 48 ayetinde buyuruyor ki; “Ne önceden onun hükümlerini iptal eden bir kitap gelmiştir, ne de ondan sonra gelir ve batıl, ona zarar veremez"….. Kuran-ı Kerim’in tefsiri bize bırakılmış, tevilinde de aciz kalmayız. Şüphesiz biz onun hakikatine uyuyoruz. Öyleyse bize itaat edin. Kuşkusuz bize itaat etmeniz sizlere farz kılınmıştır….Çünkü bize itaat, Allah’a ve O’nun Resulü’ne itaatle beraber zikredilmiştir. Nitekim Allah Nisa suresinin 59. ve 83. ayetinde buyuruyor ki: “Ey inananlar, Allah’a, peygambere ve ulu’l-emre (emir sahiplerine) itaat edin. Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız bir şeyde ihtilâfa düştünüz mü o hususta Allah’a ve Peygambere müracaat edin....

    Alevi Şii inanç sisteminin kökenleri olan duru Tevhid İnancı ve mesajcıları Olan Hz. Muhammed ile Ehli-Beytine bağlılıkları birçok şirret güçlerin saldırıyla karşılaştılar. Ehli-Beyt Resullullah'ın ilk İmam'ı Ali as; bağımsız bir şahsiyet olarak zulüm, eşitsizlik ve baş bozukluklardan kurtulmak için, kendine başvuran Müslüman halk kitleleri ve kabilelerin Biat'ını Kabul etmek için üç Temel şeyi öne sürdü. Bunlardan biri Kuran'ı kerim ve Sünneti Resul ile bunların temelinde "Şeyhin" yani önceki "üç Halife'yi Raşidin" değil, kendi İçtihadını uygulamaktı.

İmam Ali as halkın seçim ve Biat'ına maruz kaldıktan sonra, Adalet ve Gest'ı uygulamaya başladı. Bu nedenle bazı kabile başkanları ve sahabeler buna itiraz ettiler.

İmam Ali As hak imam olarak kendi içtihadıyla İslam devletini yöneteceğini vurguladı. Çünkü bu Haklığı Allah ve resulü Tarafından tescil edilmişti. Nitekim İmam Ali As buyuruyor ki;

    Ben daha çocukken Arab'ın baş kaldıranlarını yere serdim … Allah'ın salât'ı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah'a ne kadar yakın olduğumu onun katında nasıl bir mertebeye ulaştığımı bilirsiniz. Çocuktum henüz o beni bağrına basardı; yatağına alırdı; vücudunu bana sürer, beni koklardı. Lokmayı çiğner, ağzıma verir, yedirirdi. Ne bir yalan söylediğimi duymuştur, ne bir kötülük ettiğimi görmüştür. Her yıl Hırâ dağına çekilir, kulluğa koyulurdu. Onu ben görürdüm, başkası görmezdi. O gün İslâm, Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah'la Hadice'den başkasının evinde yoktu; ben de onların üçüncüsüydüm. Vahiy ve peygamberlik nûrunu görürdüm, peygamberlik kokusunu duyardım. O'na vahiy gelirken Şeytanın feryadını duydum da yâ Rasûlallah dedim, bu feryat nedir? Buyurdu ki: Bu feryat eden Şeytandır; kendisine halkın kulluk etmesinden ümîdini kesti artık. Sen benim duyduğumu duymadasın, gördüğümü görmedesin; ancak sen peygamber değilsin; fakat vezirsin…

   Alevi Şii katliam'ı bizzat İmam Ali As'nin Hilafeti döneminden düşmanları tarafından başlatıldı. İmam Ali as'nin Tabiriyle "Nâkesin" eksenli Camel savaşı, "Gâsetin" eksenli "Sıffiyn" savaşı ve "Maregin" eksenli Nehrivan savaşı İmam Ali öncülüğünde İslam ümmetine dayatıldı ve on binlerce Müslüman katledildi. Özellikle Muaviye, İmam Ali as'ye karşı isyan edip, İmam Ali as'nin şahadetinden sonra da İmam Hasan as başta olmak üzere Alevi-Şii Ashabi kiram'ı da şehit ve sürgün etti. Emevilerin vahşi ve İslam dışı iktidarları döneminde Alevi-Şiiler tam bir katliam ve soykırımdan geçirilmek istendi. Bir çok erkek ve kadın Alevi-Şii tutuklanıp işkence edildi ve katledildi. Bu durum Abbasi döneminde ve ardından Osmanlı döneminde devam etti. Çünkü Alevi-Şiiler, ilahi insan eksenine ve insanı kerametle eşitliğine, insan'ın özgür ve Hür yaratıldığına, Cihad adına yapılan yağmalama ve zulümlere karşı çıkıyor ve insani eşitlikle adalete inanıyorlardı. Bütün bunlar ise Emevi, Abbasi ve Osmanlı saltanatlarına ters düşüyordu. Bu nedenle Osmanlı padişahı I. Sultan Yavuz Selim döneminde saray mollasına dönüşen Şeyh idris Bitlisi, Padişah'ın emri üzerine Alevi-Şii-Kızılbaşların katledilmesine fetva verip, onların nehirlere atılması, kuyulara doldurulmasını istemiştir. Alevilerin can ve malları helal kılınmış, kadınları ise köle ve cariye tutulmuştur. İdris bitlisinin kendi 40 bin Alevi-Şii'nin katliamından söz etmiştir. Fakat bazı alevi kaynakları bu katliamın sayısını 70 bin olarak ilan etmişlerdir.

Sultan I. Süleyman devrinde 1545 tarihinde Şeyhülislamlığa getirilen ve II. Selim devrinde de görevini sürdüren Mehmed Ebussuud Efendi de Alevi-Şiileri Kızılbaş olarak nitelendirip İslam ve insanlık dışı fetvalarıyla Alevilerin katledilmesine fetva verdi. Ebussuud Efendi'nin verdiği fetvalar arasında Kızılbaşların canları, malları helâldir, onlarla savaşırken ölmek şehitliğin en yücesidir ve Kızılbaşların kestiği hayvanın eti mundardır, yenmez gibi  fetvaları yer alır.

     Osmanlı Alevi Şii katliamlarından dolayı aleviler en ücra yerlerde ve köylerde kaçak olarak ve zor anlarda yaşayıp, Alevi-Şii inancının Kitabi hali olan İmam Caferüssadık As'nın fıkhi ve ahlaki, kültürel ve toplumsal hak ve özgürlükleriyle Ehlibeyt İmamlarının yazılı eserlerinden uzak düştüler. Cem Evlerindeki Düzeni kurup, inanç ve ibadet biçimlerini koru ve dehşet ortamı içinde sürdürdüler. Fetvalardan dolayı Cami ve Sünni camiası dışına itilip, gizli bir inanç hayatını sürdürdüler. Katiller ve canilere karşı Takiye yapıp, hayatlarını, namus ve insani ilahi şereflerini koruyup kurtarmaya çalıştılar.

   Alevi-Şiiler Emevi mirasçıları olan saray mollalarının fetvalarıyla tekfir edilip, Osmanlı döneminde katliamdan geçirilip, itilip kakıldılar. Daha önce de İmam Ali As, İslam iddiasında bulunan Münafık Muaviye ile Sıffiyn savaşına zorlanıp, Muaviye isyanını bastırmaya çalıştı. Fakat Hariciler gibi bir fitneyle de karşılaştı. Emevi ve harici anlayışı, Osmanlı döneminde de devam etti. Olanda Ehli-beyt resullah'ın yolunu izleyen Alevi-Şiilere oldu. Fakat Alevi-Şiiler bu tekfirleri ve İslam ile insanlık dışı fetvaları hakketmiyordu. Nitekim İmam Ali as buyuruyor ki;

  "Hamd Allah'a ki görülmeksizin bilinmiştir; düşünmeksizin yaratıcıdır. Öylesine bir yaratıcıdır ki her an yaratmaktadır, tedbîr ve tasarruf etmektedir; her an vardır, kaaimdir, dâimdir. Burçları bulunan gökler yaratılmamıştı; büyük kapıları örten perdeler gerilmemişti; kapkaranlık gece kararmamıştı; durgun denizse serilmemişti; geniş yolları olan dağlar dikilmemişti….gene Kendisine karşı üstünlük güdeni kahredicidir; O'nunla savaşa girişeni helâk edicidir; O'nunla düşmanlık edeni, O'ndan uzaklaşanı hor hakir bir hâle kor. O'nunla düşmanlığa girişene üstün olur. Kim O'na dayanırsa O, yeter ona; kim O'ndan dilerse O verir ona; kim O'nun yolunda borç verirse O, öder onu, kim O'na şükrederse O karşılığını verir onun. ….Ey yayılacak şeyleri yayan, ey yüceltilecek şeyleri yücelten, ey gönülleri, yaratılışına, istîdadına göre kötü, yahut iyi kabiliyette halkeden, kulun ve Rasûlün Muhammed'e en yüce rahmetlerinle rahmet et; en fazla bereketlerinle bereketler ver. O'dur kendinden önce gelip geçen peygamberlerin sonuncusu olan; kapanmış şeyleri açan; hakkı hak üzere ilân edip yayan, ortaya koyan. O'dur batılların coşup köpürüşlerini gideren; sapıklıkların saldırışlarını kırıp geçiren. Peygamberliği yüklenmiştir de senin emrini yerine getirmiştir.... Vahyine mazhar olmuş, bildirmiş, ahdini yerine getirmiştir; emrin ne ise o yola gitmiştir.

   İmam Ali as ayrıca Emevi sulalesi ve Muaviye başta olmak üzere Ehli-Beyt Düşmanlarını şöyle tanımlayıp kendi yolunun hak olduğunu vurgulamaktadır:  "Kötülük tohumlarını ektiler; yalanlar, aldanışla suladılar; helâk olup gitmeyi biçtiler, azâba uğramayı derdiler, devşirdiler. Bu ümmetten hiç kimse Muhammed sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem'in soyuyla kıyaslanamaz; boyuna onların nimetlerine ulaşan kişiyle hiç bir zaman onlar eşit olamaz. Onlar dînin temelidirler, tam inancın direği; ileri giden döner, onlara katılır da yola girer; geri kalan gelir, onlara uyar da murâda erer. Onlarındır vilâyet hakkının özellikleri elbet, onlardadır vasiyet ve verâset. Şimdi hak ehline döndü; yerine geldi; sâhibini buldu.
   Alevi-Şii mektebine göre; Vilâyet ve vasiyet, Hz. Peygamber'in (s.a.a) yerine geçen zâtın, Allah'ın emri ve Hz. peygamber'in (s.a.a) tebliği ile ümmetin İmâmı ve Peygamberinin vasisi olup din ve dünya işlerinde ümmet içinde veliyy'ül-emr oluşudur ki bu inanç "İmâmiyye", yahut On iki İmâm'ın vilâyet ve imâmetine inandıkları için "İsnâ-Aşeriyye" denen, diğer mezhepler, İmâm Muhammed'ül Bâkır (a.s) ve oğlu İmâm Ca'fer'üs Sâdık'ın (a.s) zamanında çıktığı ve Ehl-i beyte uyanların İmâm Ca'fer'e (a.s) uydukları için "Ca'feriyye" diye de anılan mezhebi, diğer mezheplerden bilhassa ayıran inançtır.

   Seyid-düş-şüheda İmam Hüseyin’in (a.s) ise hutbesinde Allah’a hamd-u sena,  Hz. Muhammed’e (s.a.a) ve O’nun Âli’ne salât ve selamdan sonra “Biz Allah’ın galip olan hizbiyiz; biz Allah Resulü’nün (s.a.a) yakın olan itreti ve tertemiz Ehlibeyt’iyiz ve iki değerli emanetten birisiyiz. Allah Resulü, (s.a.a) bizleri Allah’ın kitabı Kuran-ı Kerim’in eşi olarak karar kılmıştır. O kitapta her şey açıklanmıştır. Nitekim Allah Fussilet süresinin 48 ayetinde buyuruyor ki; “Ne önceden onun hükümlerini iptal eden bir kitap gelmiştir, ne de ondan sonra gelir ve batıl, ona zarar veremez"….. Kuran-ı Kerim’in tefsiri bize bırakılmış, tevilinde de aciz kalmayız. Şüphesiz biz onun hakikatine uyuyoruz. Öyleyse bize itaat edin. Kuşkusuz bize itaat etmeniz sizlere farz kılınmıştır….Çünkü bize itaat, Allah’a ve O’nun Resulü’ne itaatle beraber zikredilmiştir. Nitekim Allah Nisa suresinin 59. ve 83. ayetinde buyuruyor ki: “Ey inananlar, Allah’a, peygambere ve ulu’l-emre (emir sahiplerine) itaat edin. Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız bir şeyde ihtilâfa düştünüz mü o hususta Allah’a ve Peygambere müracaat edin…” diye buyuruyor.

Şii Aleviler tarih boyunca, zorba sultanlar ve halifeler ile Mal-Mülk sahibleri tarafından tekfir edilip bastırılıp katliama uğratıldılar. Şiiler ile Aleviler arasındaki fark, Şii İmamiye'nin İslam âlimlerinden oluşan kurumların kitabi eserleri geliştirmeleridir. Fakat Anadolu Alevileri de İmamiye ve İmam Cafer-üs-Sadık as mezhebine Mensup oldukları halde daha çok sözlü ve şifahi eserlere bağlı olarak kendi İslami kültürleri ve değerlerini korumaya çalıştılar. Aleviler sürekli baskı ve saldırılara maruz kaldıkları için, kitabi eserler yaratamadılar. Bu nedenle günümüzde bir çok Alevi Görünümlü kimselerle Sünni kimseler Alevileri farklı farklı tanıtmaya ve Alevi Şiiliğin öz kimliğini saptırmaya çalışıyorlar. Bazı alevi görünümlü kesimler ;"Alisiz Alevilik" diye tutturup, Alevileri İslam ve Ehli-Beyt Resullullah saa'dan uzaklaştırmaya ve yabancılaştırma, eski ve cahili anlayış olan Şamanist veya komünist ideolojiye hasretmeye çalışıyorlar.

    Bazı Alevi görünümlü sözde bilim adamları da Tıpkı Bazı Sünni sözde âlim ve ilahiyatçılar gibi, Şii ve Aleviliği İbni Saba adlı hayali bir kişiye intisap ettiriyorlar. Günümüzde batılı ülkelerin istihbarat örgütleri de Alevilerin uyanışını denetim altına alıp saptırmak için, Aleviliği öz itibarıyla İslam'dan uzak ve farklı bir din olarak telkin ve ilan etmeye çalışıyor, Türkiye başta olmak üzere İslam aleminde fitne ateşini körüklemeye çalışıyorlar.

Nitekim 2014’ün Aralık ayında Bern’de açılması planlanan Dinler Evi’nde Alevilik kurumsal düzeyde ilk kez din olarak kabul görecek. Aleviliği; dünya Siyonizm'inin türevi olan sapık ve uydurma bir din olarak yansıtılan Bahailik, Tevhidi ve İlahi olmayan felsefi ve mistik bir anlayış olan Budizm, Hinduizm gibi inanç sistemleriyle aynı safta yerleştirme komplosu düzenlenmektedir.

Türkiye'de "Cami ve Cem Evi" planıyla Alevilik eritilmek istenmektedir. Halbuki eğer Ehli-Beyt Resullullah saa'nın öğretilerine uyulursa, "Cami-Mescid ve Cemevi" çekişmesi ve sorunu ortadan kalkar. Şii ve Sünni Müslümanlar çelikten tekbir safta birleşir. Alevi-Şiilere karşı tekfirler, tahkirler, saldırı ve katliamlar ortadan kalkar.

   Önceki bölümlerde belirtildiği gibi, Alevi-Şii ve Bektaşi hareketi ve inanç sistemi halk kitleleri arasında yaygınlaştığında, sultanlar, mal-mülk sahipleriyle makam ve mevki düşkünleri, Saray Mollalarıyla Müftüler, Alevi-Şiilerin eşitlik, adalet ve kardeşlik anlayışını tehdit kaynağı olarak nitelendirip, Alevi halk kitlelerini katletme ve sürgün etme girişimlerini yoğunlaştırdılar. Bunun sonucu Aleviler eğitimli ve Medrese eğitimi görmüş Fakih, Müfessir, Hadisçi gibi alimlerden ve düzenlik eğitim hakkından mahrum bırakılıp, dervişler, Abdallar ve dede babaların gözetiminde ve ekseninde bütünleşip, kendi Alevi-Şii İslami düşüncelerini ve itikatlarını korumaya çalıştılar. Dede-Babalar ve Adalar Alevi-Şii kültür ve öğretilerinden ilham alarak Hz. Muhammed Saa'nın Ehli Beytinin menkıbelerini şifahi olarak anlatmaya çalıştılar. Dede-babalar "Allah- Muhammed-Ali" vahdeti Vucudu ve Nuru-Muhammedi'yi dillendirip, 12 Masum İmam, hz. Fatıma Zahra, Hz. Hatice Kübra, Hz. Zeyneb gibi İslam'ın öz be öz mesajcılarını ve şahsiyetlerini kutsadılar.

Aleviler ve Bektaşiler, Osmanlı devletinin silahlı kuvvetleri olan Yeniçerilerin belkemiğini oluşturup, sınıfsal bir düzen ve anlayışı aşılayan Şaman ayin'inin aksine eşitlik ve adalet ve adilane paylaşımdan söz ediyorlardı. Bu nedenle egemen sınıflar ve sultanlarla Şeyhül İslamlar tarafından Şeriat karşıtlığı, Sünnî anlayışın yasakladığı ve günah olarak değerlendirdiği bazı şeyleri yasak görmemek gibi ibahilikle suçlanıyorlardı.

Alevi Bektaşı düşünsel akımı Seyyal, devrimci olduğu gibi, Sünni-tarikatçı anlayış, kurumsalcı, muhafazakâr, statükocu, otoriterdi. İşte bu farklı anlayıştan dolayı iki Müslüman kardeş biri birine düşman kesilip, savaşlar ve katliamlar ve yağmalamalara başlayıp, İslam âleminde büyük bir krizlerin yaratılmasına yol açtı. Sünni anlayış güç ve iktidar sahibi olduğu ve baskın geldiği için, Alevi-Şiiler Takiyye yapıp, gizli olarak örgütlenip, varlığını sürdürme girişimlerini başlattı. Bu nedenle Osmanlı Alevi anlayışı düzenli, açık, Kitabi ilmi, fikri, siyasi, fıkhi, Hukuki ve kültürel ve ekonomik bir hareket olarak gelişmekten alıkonuldu. Elbette bu tekfirci ve çatışmacı şartlardan dolayı iktidar olan Sünni anlayışta zaafla ve çöküşe yüz tuttu. 

  Aleviler Hacı Bektaş veli, Hace Abdullah Ansari, Hallaç Mensur gibi Batıni, sufi ve Vahdeti-Vücutçu kimselerin öğretilerine sahip çıkmaktadırlar.   

   İslam akıl, Mantık, irfan, hikmet, felsefe, aşk ve kendi kendini tanıma, özbenliğe varma özelliklerine sahiptir. İslam'ın özü ise Tevhid, Gest ve Adaletten ibarettir. Alevi Şiilerin İnancına göre; Öz ve halis Tevhid mesajcıları Hz. Muhammed Saa ve Ehli-beyti başta olmak üzere ihlaslı ve bilgin Ashabı kiramıdır. Alevi Şiiler ise ne Galiye-Gulatı Şiidir, nede Hululiye'dirler.

   Alevi –Şiiler "İlmi-İmamet"e inanır ve Bu özelliği bir Allah vergisi sayar. İmamet ise krallık ve padişahlık gibi baba'da oğla geçme anlamında değildir. İmamet, Peygamberliğin devam olan İslam ümmetinin fikri, itikadi, toplumsal, kültürel ve medeni yapısını doğru yolda tutan bir yönetim tarzıdır. Nitekim Allah Nisa-83 ayetinde buyuruyor ki; Kendilerine güven veya korku haberi geldiğinde, … bunu peygambere ve kendilerinden olan emir sahiplerine götürmüş olsalardı, onlardan 'sonuç-çıkarabilenler,' onu bilirlerdi. Allah'ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı, azınız hariç herhalde şeytana uymuştunuz."  

 Alevi Şii anlayışında Tevhid ilkesi; "Âyni Tevhid", Yani Siyasi Tevhid, İçtimai Tevhid, Ahlaki Tevhid, İktisadi Tevhid, Tevhidi Adalet ve Gest'ten Oluşur.  

   Nitekim peygamber efendimiz " قولوا لا إله إلا الله، تفلحوا" diye emrediyor. Yani " لا إله إلا الله" dillendirin ve Felah'a ulaşıp, kurtulun. Felah, kapsamlı ilahi ve insani kemallerdir ve insan kendi nefsini arındırarak ve kendi kendini yetiştirip, erenler safına katılmalıdır. Nitekim Allah Şems Suresinin 7ila 9. ayetinde buyuruyor ki; " Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene',… Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun)…. Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.
Tevhid öz itibarıyla hürriyet, Müsavat, adalet, Gest, özbilinç, ayırımcılık ve ırkçılık ile sınıfsallıkla mücadele, yoksulluk, tecavüz, zulüm, diktatörlük, siyasi, ekonomik, toplumsal, mülkiyet ve çevre hayatı gibi alanlarda Firavuni eğilim ve yönetim biçimiyle mücadele anlamındadır. Kuran'ı kerim'in Tabiriyle Tevhid; Mela, Mütref, Ahbar ve Ruhban ile Mücadele, onları red ve nefy etmek anlamındadır.  

İşte Tevhid'i anlayış üzerine Hz. Muhammed Resullullah saa kendisinin de diğer insanlar gibi bir insan olduğunu, sadece peygamberlik sıfatıyla donatıldığını vurguluyor. İmam Ali as de kendisinin diğer insanlar gibi olduğunu, Firavunlardan korkar gibi kendisinden korkulmaması gerektiğini belirtiyor.

   Zi şan peygamber Hz. Muhammed Mustafa saa; ilim ve irfan, Şariat ve tarikat, marifet ve hakikati aslında Tevhid ve Adaleti ayakta tutmak için, Gadir Hum merasimini düzenledi ve Kuran'ı kerim, Sünneti Resül ve Ehlibeyti resulü "Segli azim"-ağır bir emanet olarak ilan ettiği halde, İmam Ali AS bilfiil İslam Ümmetinin İmametini üstlenemedi. Çünkü Sakife toplantısında alınan kararla en Alim ile bilge ve en masum olan İmam Ali as, İmamet hakkından 25 sene uzaklaştırıldı. Buna rağmen siyasi, içtimai, ekonomik faaliyetlerini sürdürdü. Bir mücahid ve fedai olduğu gibi bir işçi ve emekçi olarak çalıştı ve yaşadı. İlim ve irfan ehlini yetiştirdi.

    İmam Ali as ayrıca Hz. Fatıma sa'nın muhalefetinden dolayı, birkaç ay, Ebu-Bekr'in Halifeliğine Biat etmedi. Fakat Hulefai Raşidin'i de boykot etmedi ve onları Tevhid ve adaleti ikame etme  şartı çerçevesinde destekledi. Müslüman halk kitlelerini de hak ve hakikat ile Şeriat ve irfanla tanıştırıp, eğitti. Alevi- Şii Hareketi de ilk baştan gelişip yayıldı. İşte Nehc'ül-Belaga de İmam Ali as'nın miras kalan eserlerinden biridir. Bu eser Alevi-Şiilerin temel kaynaklarından biridir.

   İmam Ali As'nin Muaviye'nin komplosu ve fitnesi sonucu Melun hariciler tarafından şehit edilmesi, Hz. İmam Hasan'ın Muaviye tarafından zehirlenip şehit edilmesi, ardından Hz. Hüseyin As'nin İmamet dönemi başladı. Fakat Emevi sülalesinin elebaşısı Muaviye ve oğlu Yezid Alevileri katliamdan geçirmeyi sürdürdüler. İmam Hüseyin as İslam ilkelerini çığırından çıkaran Muaviye ve Oğlu Yezid'e karşı muhalefetini sürdürdü.

Nitekim Muaviye, Hücr b. Ediy ve arkadaşlarını öldürdükten sonra, İmam Hüseyin’e (a.s) mektup yazarak “Hücr’e, arkadaşlarına ve babanın şialarına neler yaptığımız sana ulaştı mı?... “Biz onları öldürdük, kefenledik ve cenaze namazlarını kıldık” dedi. 

  Bunun üzerine İmam Hüseyin (a.s) buyurdu ki;

“Ey Muaviye! Kıyamet günü bunlar hasımın (davacıların)’dır. Allah’a ant olsun eğer bizler senin ashabını ele geçirip öldürseydik ne onları kefenlerdik ve ne de onlara cenaze namazı kılardık.”

Ey Muaviye! Babam Ali ve Haşim oğulları’na dokunduğunu (sövüp küfür ettiğini ) duydum. Allah’a andolsun ki başkasının yayına kiriş taktın ve hedefsiz ok attın. Bu düşmanlığı yakınlarından öğrenmişsin. Sen öyle birine (Amr b. As) itaat ediyorsun ki,  ne önceden iman etmiş, ne nifakı (münafıklığı) yeni ortaya çıkmış ve ne de senin yararına bakmıştır. O halde kendine bak (kendini düşün) veya bu hükümeti bırak.”

 İmam Hüseyin (a.s) Muaviye'nin oğlu Yezid'e Biat istemesi üzerine buyurdu ki; ey Muaviye! …. Kimse Resulullah’ı (s.a.a) bütün vasıflarıyla gereği gibi anlatmış olamaz…Ey Muaviye! Sen oğlun Yezid'i överek aşırı gittin; yeğleyerek zulme yeltendin; engelleyerek cimrilik yaptın; zulmünle haddini aştın; hak sahibine hakkından bir pay vermedin; Ama şeytan payını tam ve kâmil olarak senden almıştır…Yezid’in kemali ve Muhammed ümmetini idare gücü hakkındaki sözlerini de duydum….Yezid kendi görüşünün ne yönde olduğunu göstermiştir. Yezid’in, av köpeklerini dövüştürme zamanında onları takip etmesini, güvercin yarıştırmasında onları izlemesini, saz ve çeşitli çalgılar çalan şarkıcı cariyeleri oynatmasını incelersen onu tanımak için sana yardımcı olur….Bu yapmak istediğin işten vazgeç….Allah’a yemin olsun ki hep zulüm ile batıl kadehlerini üst üste içip durdun ve haksızlık ile gazap ve öfkene uydun…şimdi de bize bu işi sunuyor ve bizi babalarımızın mirasından yoksun bırakıyorsun. Allah’a yemin olsun ki Allah doğumdan bunu bize miras bıraktı.

Alevi-Şiilerin göz nuru İmam Hüseyin (a.s) Allah’a hamt ve senadan sonra Beni Ümeyye sülalesinin zulüm ve fesatları hakkında şöyle buyuruyor:

 Ey insanlar! Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki: “Her kim Allah’ın haramını helal bilen, ahdini bozan, Resulünün sünnetine muhalif olan, kulları arasında günah ve haksızlık yapan zalim bir yönetici görür, ameli ve sözüyle ona karşı muhalefet etmezse Allah-u Teâla böyle bir insanı, o zalimi sokacağı yere (Cehennem’e) sokar…

“Ey insanlar! Bilin ki, bunlar (Beni Ümeyye) Rahman’ın (Allah’ın) itaatini terk edip Şeytan’ın itaatine sarıldılar. Fesadı yayıp ilahi sınırları tatil ettiler. Fey’î (Peygamber ailesine mahsus olan ganimeti) kendilerine ayırdılar. Allah’ın haramını helal, helâlını da haram ettiler. Ben, Müslüman toplumu hidayet etmeye ve onlara önderlik yapmaya ceddimin dinini değiştiren fasıklardan daha lâyığım. Biat ettiğinize, beni düşman karşısında yalnız bırakmayacağınıza ve yardımınızı benden esirgemeyeceğinize dair bana birçok davet mektupları ve elçileriniz geldi. Bu biate sadık olduğunuz takdirde, rüşt ve mutluluğa ulaşmış olursunuz.

Zira ben Ali ve Peygamberin kızı Fatıma’nın oğluyum. Canım sizin canlarınızla ve ailem sizin aileleriniz ile birliktedir. Bende sizler için güzel bir örnek vardır. Eğer bana karşı ahdinizi bozar ve biatiniz üzerinde durmazsanız, zaten yeni bir şey yapmış sayılmazsınız. Çünkü babama, kardeşime ve amcam oğlu Müslim’e de aynı muameleyi yaptınız. Aldatılan, sizin sözlerinize güvenen kimsedir. 

Siz nasibini elde etmekte hata eden ve payını boş yere elden çıkaran kimselersiniz. “Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur.” Allah-u Teâla, beni sizden müstağni kılar inşallah. Allahın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun

Alevi uyanışı ve öze dönüş hareketi birçok güç odaklarını korkutmaktadır. Nitekim Alevilerin Şii'ler veya İslam ile hiçbir ilişkisi bulunmadığını, Aleviliğin kendine özgü bir inanç sistemi olduğunu iddia edenlerde vardır. Bazı yobaz ve mantıksız Kör mezhebi taassup yahut ideolojik saplantıları olan kimse ve kesimler, Alevi-Şii Ehlibeyt Resullallah saa anlayışı ve varlığının tarihsel ve toplumsal gerçekliğini kabul etmiyor ve art niyetli, ön yargılı  yaklaşımlar sergiliyorlar. Bu nedenle Alevi-Şii dünya görüşünün inanç ve ideolojik yapısını incelemeyi sürdürüyoruz.

   Emevi şirretlerin mirasçısı olan Osmanlı padişah ve sultanlarla saray müftülerinin tekfirci ve itici tutum ve girişimleriyle yoğun baskı altında tutulan Alevi Müslümanlar, Cami'den uzaklaştırıldıkları için Cem ayininde İslami ve ilahi inançlarını sadakatle sürdürdüler. Nitekim Cem'de; " Allahümme salli  ala seyyidina Muhammet Mestafa, İmam Aliyel Murteza, Hatice-i Kübra, Fatıma-i Zehra, İmam Hasan Hulki Rıza İmam Hüseyni Kerbela, 12 imam 14 masum-u pak 17 Kemerbest….. Çerağı ruşen, fahri dervişan, himmeti pirân, piri Horasan, küşad-ı meydan, kuvve-i abdalan, kanun-u evliya, gerçek erenlerin demine hüü” … ayrıca  “Allah, Muhammet ya Ali” nidalarıyla  12 İmam ile 14 masum'un izzet ve şerefi dillendirilir.

*Çün çerağ-ı Fahr uyandırdık Hûda'nın aşkına Seyyid-i Kevneyn Muhammed Mustafa'nın aşkına Saki-i Kevser Aliyye'l Murtaza'nın aşkına  Hem Hatice Fatıma Hayrün'nisâ'nın aşkına   Şah Hasan Hulki Rıza hem Şah Hüseyn-i Kerbela Ol İmam-ı etgiya Zeynel Aba'nın aşkına  Hem Muhammed Bakır ol kim Nesl-i Pâki Murtaza  Cafer-üs Sâdık îmam-ı Rehnüma'nın aşkına  Musa-i Kazım İmam-ı serfiraz-ı ehl-i Hak  Hem İmam-ı Ali Rıza Sabira'nin aşkına   Şah Taki ve Ba Naki hem Hasan-ül Askeri   Ol Muhammed Mehdi-i Sahib Liva'nın aşkına   Pirimiz Üstadımız Bektaş Veli'nin aşkına   Haşredek yanan yakılan aşikan'ın aşkına" "Ber Cemali Muhammed Kemali İmam Hasan Şah Hüseyin Ali Ra Bülend'e salâvat"  denilir.

   Cem'e katılan Tüm canlar: “Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala âli Muhammed” der ve Dede şu gülbengi okur:

"Allah Allah. Akşamlar hayır ola, hayırlar fetih ola, şerler def ola. Münkirler mat, münafıklar berbat ola. Meydan aydın gönüller şad ola. Cabir Ensar efendimizin hüsnü himmet ve hidayeti üzerimizde hazır ola. Hak erenler cemi cümlemize birlik, dirlik, düzen ihsan eyleye. Nur-u Nebi Kerem-i Ali Pirimiz  Hacı Bektaş Veli gerçek erenlerin demine hüü..’’ 

Bu duayla birlikte Zakirler sazı alır, üç duaz okurlar. Duazlar bitince Zakirler sazlarının üzerine hafif eğilir, “diyelim Allah Allah” derler.  

Dede:

"Allah Allah... Hizmetleriniz kabul ola. Muradlarınız hasıl ola. Muhammed Ali, Ehl-i Beyt katarlarından, didarlarından ayırmaya. Adlarını zikrettiğiniz on iki imamların himmeti üzerinizde ola. Diliniz dert görmeye. Hak erenler cümlemizi delili şah-ı Merdan’dan ayırmaya. Dil bizden nefes Hazret-i Pir Hacı Bektaş-ı Veli'den ola. Gerçek erenler demine hüü." Gülbengi okur.

   Geleneksel "Ayini Cem"de oniki Hizmet sahibi olarak kimseler görev alır.  

    İlki/  Dede- Sercem'dir ve cem ibadetini yönetir.   İkincisi/   Rehber'dir ve Görgüsü yapılanlara ve ceme katılanlara yardımcı olur.  Üçüncüsü/  Gözcü'dür  ve Cemde düzeni ve sükuneti sağlar.   Dördüncüsü/  Çerağcı-Delilci'dir ve Çerağın yakılması, meydanın aydınlatılması ile görevlidir.    5. /   Zakir-Aşıklar'dır ve Deyiş-düvaz-miraçlama söyler, genellikle üç kişidir. Saz çalarlar.    6. /  Ferraş'dır ve Câr-süpürge-çalar, veya Rehbere yardım eder).  7. / Sakka-Ibriktar'dır ve Sakalık yapar ve el suyu dağıtır.    8. / Sofracı-Kurbancı-Lokmacı'dır ve Kurban kesimi ve yemek işlerine bakarlar.   9./ Pervane-Semahçılardır.  Semah yapanlardan oluşur. 10./ Peyik-Haberci'dir ve Cem'in düzenlenişini komşulara haber verir).   11. / İznikçi'dir ve Cemevinin temizliğine ve düzenine bakar.12./ hizmet görevlisi de Bekçi'dir ve Cemin ve ceme gelenlerin evlerinin güvenliğini sağlarlar, beklerler.  

 
   Osmanlı da Aleviler kendi varlıklarını ve güvenliğini tehdit eden şer güçlere karşı zorba ve tekfirci güç odaklarına karşı varlıkları, inançları ve kimliklerini korumak için Cami'de toplanmak yerine Cem evlerini alternatif bir ibadet, siyaset ve toplumsal dayanışma ve yardımlaşma yerine dönüştürmüşlerdir. Aleviler kesin kes Kuran'ı kerim'e inanırlar. Asla İslam dışı veya Şii-Alevi yolu dışında değillerdir. İster Şii olsun, ister Alevi olsun ve ister Nasuri olsun sadece Ehli-Beyt Resullullah saa'nın yoluna ve öğretilerine inanır ve ona bağlıdırlar. Kafirler ve müşriklerle zalimler, hak ve adalet ile kardeşlik ve eşitlik düşmanlarıyla Emevi inanç ve kültürünü yaşatanlarla Hariciler ve günümüzdeki uzantıları Selefi Vahhabiler bu hak yolunun azılı hunhar düşmanlarıdırlar.    

 
  Nitekim Osmanlıda saray müftüleri örneğin İbni kemaller, gibi kimseler güç ve makam ile paraya taparcasına şu fetvaları verdiler: "Kızılbaş Aleviler Muhammedi Şeriat'ı tahkir edip, Hz. Ali dışında Hulefayi Raşidin'i reddettikleri, Osmanlı İslam âlimlerini yermektedirler. Bu nedenle Kızılbaşlarla onların din ve mezheplerini kabul edenler kafir ve dinsizdirler. Alevileri konumu, Hıristiyan ve Yahudilerden daha beterdir. Onların avladıkları ve kestikleri helal kurbanlar haram ve necistir. Nikahları düşüktür ve miras hakları yoktur. İslam sultan'ı Alevileri katliam etme, mallarını zimmetine alma, miras ve çocuklarını köle alma hakkına sahiptir. Alevilerin tövbesi kabul edilmez ve hepsi katledilmelidir.  

                          
    Sultan Süleyman Kanuni'nin müftülerinden şeyhül-İslam Ebu Suudi Efendi de " acaba kızıl baş taifesi'nin kanı helal mıdır ve onları katledenler Gazi sayılır mı? Sorusuna karşılık, Alevi-Kızılbaşlar tarafından öldürülenler şehittir. Alevilere karşı savaş katılanlar Gaza'yı Ekber ve Şahadeti Azim'e ulaşırlar" gibi çarpık fetvalar vermişti.  

İşte Peygamber Efendimizin Miras Bıraktığı İki Segli-Ekber olan Kuran'ı Kerim ve Ehlibeyt'ı Resul'den sapanların bu tür İslam ve insanlık dışı fetvalar sonucu iki kardeş Müslüman kitleler biri birine düşürüldü ve onbinlerce masum Müslüman katledildi. Günümüzde de İslam ve insanlıktan nasibini almamış sözde müftüler de benzer fetvalar vermekte, İslam ümmetine katliam, yıkım dayatmaktadırlar.

Pir sultan Abdal bu tür müftülere ateş püskürüp diyor ki:
Koca başlı koca kadı
Sende hiç din iman var mı
Haramı helali yedi
Sende hiç din iman var mı

Fetva verir yalan yulan
Domuz gibi dağı dolan
Sırtına vururum palan
Senin gibi hayvan var mı

İman eder amel etmez
Hakk'ın buyruğuna gitmez
Kadılar yaş yere yatmaz
Hiç böyle bir şeytan var mı

Pir Sultan'ım zatlarımız
Gerçektir şöhretlerimiz
Haram yemez itlerimiz
Bu sözümde yalan var mı

      Alevi-Şiiler'in inancına göre, Nübüvvet makamı Hz. Muhammed saa ile tamamlanmıştır. Peygamber efendimiz Hem Risalet hem de Velayet makamını birlikte üstlenmişti. Fakat kendilerinden sonra Velayet makamı İmam Ali Hz. Ali as ile 11 evladı masum imamlara tahsis edilmiştir. Nübüvvet İslam dininin ilan edilen zahirini; velayet ise Tevhidi din'in öz anlamı ve batınını ifade etmektedir.

Nübüvvet hak dinini tebliği etmektir. Velayet makamı ise İslam ümmetinin siyasi, içtimai, kültürel, ahlaki, ekonomik, ruhi zenginliğini, ilim ve irfanını, adalet ve hürriyetini, insan hakları ve değerlerini belirleyip yönlendiren ve yöneten özelliktedir. Velayet Makamı işte İmamet Makamıdır. Alevi-Şiilere göre İmam Mutlaka Adil biri olmalı ve Qest ile Adaleti inşa etmelidir. Nitekim Allah Bakara suresinin 124. ayetinde "Hani Rabbi, İbrahim'e..: "Seni şüphesiz insanlara imam kılacağım" … Zalimler Benim ahdime erişemez"  buyuruyor.
Alevilikte Dedeler 4 kapı ve kırık makam merhalelerini kat etmekle kalmayıp, Alevi inancına sahip insanları da yetiştirip olgunlaştırmalıdırlar. Dedeler çeşitli yetişme ve eğitim derecelerinden geçerek bilgi ve görgülerini artırarak posta oturabilirler. Alevî inancında el ele el hakka bağlıdır inancı gereğince her dedenin görülebileceği başka bir dede ocağı bulunmaktadır. Bu sebeple dedeler de bir başka dede önünde hesap verir ve yargılanırlar. Bu sebeple Alevî toplumu birbirinden haberdar olurlar. Alevîlikte dedelik kurumu, fertleri yargılayan ve böylece adaleti sağlayan bir cemaat mahkemesi olduğu gibi aynı zamanda Alevî toplumunun insanlarını bireysellikten kurtararak kuvvetli bir dayanışma meydana getiren manevî bir otoritedir. Bundan başka dedeler, özellikle cem törenleri ile taliplere cemaat kültürünü öğreterek ve benimseterek, kültürel değerlerini yaşatır ve eğitmenlik görevlerini de yerine getirmektedirler. Alevî Caferi mezhebi inancında Bi'ad etmek bir pire bağlanmak anlamına gelir. Dedeye biad eden Hz. Muhammed saa'ya ve dolayısıyla Allah’a biad etmiş sayılır. Talip böylece Hakk’a ulaşabilen kimsedir. Bunun adına Alevîlikte el ele el Hakk’a bağlıdır denilir. Şii Caferi inanç sisteminde de benzer bir kurum vardır. Bu Kurum ise Taklid Merciliği kurumudur. Her kes ilim, irfan ve adalette üstün bildiği bir Fakih kimseye Bağlanıp, en yüksek ilim ve Takva mertebesine ulaşan istediği bir İslam âlimini serbestçe Taklid mercisi olarak seçer.

     Alevi İslam uyanışı ve öze dönüş hareketi olan Alevi-Şii Caferi birliği ve dayanışması, İslam ülkeleri başta olmak üzere bölge ülkelerinde yeni bir dönüşüm ve Resullullah - Ehlibeyt eksenli İslami dirilişin habercisidir. Ehli sünnet Müslümanları da Alevi- Şii gerçeğinin farkına vararak, İslam ümmetinin birliği ve kardeşliğini pekiştirme sürecine katkıda bulunmaktadırlar. Kendilerini Elhli Sünnet temsilcisi olarak yansıtan, Muaviye ile Yezid'i İslam Halifesi nitelendiren ve İmam Ali As ile İmam Hasan as  ve İmam Hüseyin as'yi isyankar olarak ilan eden Selefi-Vahhabi sapıklar dışında gerçek Muhammedi Sünni Müslümanlar da saltanat ve güç düşkünü zalim ve eşitlikle adalet düşmanı Emevi sapık yolu reddedip, tamamen Ehli-Beyti Resullullah'ın çizgisinde hareket etmektedirler. İşte bu Alevi-Şii ve Sünni birlikteliği sömürgeci güç odaklarıyla İslam ülkelerindeki işbirlikçilerini korkutmaktadır. İşte Siyonist güç odaklarının telkinleri sonuçu, İslam ülkelerindeki gerici ve zorba güçler gayri meşru iktidarlarını korumak için, Şii Hilali diye bir iddia ortaya atıp, Şii-Alevi korkusunu İslam toplumlarına aşılamaya çalıştılar ve çalışmaktadırlar.

    İmam Ali as Zişan son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa'nın Tevhid yolunun sadık müdafii olduğu gibi, İmam Hasan ve İmam Hüseyin As de Alevilik çağrışımı sayılan Hz. Ali as'nin yoluna sadakatle bağlı olup, onun en üstün hak "İmam'ı Ümmet ve Halife" olduğuna inanıyorlardı. Peygamber efendimizin göz nuru Hz. Fatıma sa da "Sagife toplantı"sı ardından İmam Ali as'nin hak İmametiyle ve hilafetini halka okuduğu hutbesinde vurgulamıştı.

Nitekim Allah MÜDDESSİR SURESİ'nde Hz. Muhammed saa'ya hitaben:

 "Ey bürünüp örtünen,…Kalk (ve) bundan böyle uyar. Rabbini tekbir et… Elbiseni temizle….Pislikten kaçınıp-uzaklaş." … Diye buyurması ardından peygamber saa, ilkin hane halkını Tevhid'e çağırdı. Sevgili fedakat ve muttaki eşi Hz. Hadice Kübra ile amcası oğlu Hz. Ali ve Oğulluğu Zeyid ettiler. İkinci aşamada, Allah'ın Şuera suresinin 214, 215. ve 216. ayetleri; "(Öncelikle) En yakın hısımlarını (aşiretini) uyar….Ve mü'minlerden, sana tabi olanlara (koruyucu) kanatlarını ger… Eğer sana isyan edecek olurlarsa, artık de ki: "Gerçekten ben, sizin yaptıklarınızdan uzağım." ….buyurması üzerine Resullullah saa Haşim oğulları başta olmak üzere yakın çevresiyle akrabalarını ve İslam'a çağırdı. Bu Tevhidi çağrı gizli olarak 3 yıl sürdü ve 40 kişi öncü Müslümanlar olarak kayda geçti.

   Anadolu Alevilerin Cem ibadetleriyse dini ibadet olmakla birlikte içtimai ve hukuki muhtevaya da sahiptir. Eskiden Cem, bir ibadet olmanın yanı sıra, Aleviliğin tarihinin, edebiyatının ve inanç pratiklerinin öğretildiği bir okul ve aynı zamanda topluluk içi hukuki meselelerin de çözümlendiği yaptırım gücüne sahip kutsal bir kurum idi. Ocakzade dedeler, her yıl düzenli bir şekilde kendilerine bağlı köylerdeki taliplerini ziyaret ederlerdi. Dede bir yere geldiğinde peyik (davetçi) adı verilen bir kişi ev ev dolaşarak dedenin geldiğini ve cem töreni yapılacağını canlara haber verir. Köydeki evlerden biri cem töreni için hazırlanır. Bu cem töreni (görgü cemi) cuma akşamı, yani perşembeyi cumaya bağlayan gece yapılır. Eğer görgü cemi olacaksa tarîk ve kurban hizmeti de mutlaka vardır. Bazı ocaklarda ise tarîk yerine pençe ile cem görülür. Cem ibadetinde Oniki hizmet ve bu hizmetlerin ayrı ayrı sahipleri vardır. Oniki sayısı Hz. Muhammed saa'nın  soyunu, yani kızı Hz. Fatıma ile amcasının oğlu Hz. Ali’nin soyundan gelen Oniki İmamı simgelemektedir. Cem ibadeti Kırklar Cemi’ne dayanmaktadır. Alevilerce Cem, “HAK-MUHAMMED-ALİ DİVANI”dır. Cem ibadetinin bir diğer adı da “halka namazı”dır.

   Cem’deki halkada esas olan namaz deyişiyle kastedilen Buyruk’taki ifadeyle niyazdır. Bu toplantıya katılanlar, Allah’a yalvarmakta ve  dua etmektir. Cem ayrıca farklı yörelerde; Ayn-ül Cem, Ayin-i Cem, Cem âyini, Abdal Musa Kurbanı, Birlik Cemi, Dardan İndirme Erkanı, Koldan Kopan Erkanı, Ali Cemi, Görgü Cemi, İçeri Kurbanı, İkrar Cemi, olarak da adlandırılmaktadır. Muharrem ayı dışında her hafta Cem İbadeti yapılabileceğine dayanarak “Kırksekiz Cuma haktır.” derler. Cem Kurumu’nun Aleviler bakımından ifade ettiği anlam, dini olmayı da içeren sosyal kapsamı geniş bir anlamdır. Alevilikte Geleneksel görüşe göre, Ayin-Cem kurumunu Hz. Muhammed’in Mirac’ı sonrası yapılan “Kırklar Cemi”ne dayandırmaktadır. Buna göre Cem ibadetinin temelleri Kırklar Cemi’nde atılmıştır.

Bilindiği gibi, Peygamber efendimizin gizli çağırısı 3 yıl sürdü. Ergam bin Ebi Ergam gibi Müslümanların evlerinde gizlice namaz kılıp ibadet ederlerdi. Daha sonra, kamuya açık İslam çağırısı başlatıldı. İslam eşitlik ve kardeşlikle Takva dinidir. Irkçılığı, kavmiyetçiliği, kadın erkek ayırımcılığı yani gününüzdeki cinsiyet ayırımcılığını, bencilliği, para ve güç ve makama tapmayı reddeder. Nitekim Allah HUCURAT suresinin 13. ayetinde buyuruyor ki; " Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır."

   Aleviliğin serçeşmesi Hacı Bektaş-ı Veli “Dili, dini, ırkı ne olursa olsun iyiler iyidir.” diyerek bu ilahi mesajı dillendirmiştir.

Alevilikte üç temel ilke İslam'ın temel ahlaki öğretilerinden sayılır. Bunlar Eline, Beline, Diline sahip ol” ilkeleridir ve Kuranı kerim'in ayetlerini çağrıştırır.

  İnsanın bu üç organı toplumu ve insanı geliştirdiği, özgürleştirdiği gibi aynı zamanda insanı ve toplumu düşkünleştirir, yozlaştırır.  "EL": İnsanın eli her türlü iyiliğin ve yine kötülüğün uygulayıcısıdır. İnsan eline sahip olmadı mı katil, hırsız olur. İnsan eline sahip oldu mu üretir. Üreten ve yaratan, çaba sarf eden, emek harcayan insanda güzel insandır. Güzel insanda kendisinden başlayarak topluma hizmet edendir. Toplumsal huzuru, barışı sağlayandır.  

"BEL": İnsan kendi doğal şehvet ve cinsel güdülerine hâkim olmadı mı her türlü sapıklığı yapar. Sapıklık, toplumsal çürümeye, ahlâksızlığa götürür. Zina ve eşcinsellik gibi sapıklıklar hem Halifetüllah olan İnsanın bizzat kendisini alçaltır hemde toplumsal düzeni bozar ve Veledizina türetir. Zinadan doğan Masum çocuklar anasız ve babasız büyür ve başkalarına yem olur. Bunun zıddı olan, yani insan cinselliği olumlu anlamda soyunu devam ettirme ve üreme aracı olarak değerlendirdiğinde sonuç yine toplumsal ve bireysel huzur olur. Bununla beraber oluşturduğu aile sistemiyle kendisinin vesile olduğu çocuğunu da eğitir.  "DİL": Dil insanlar arasında iletişimi sağlayan organdır. Bir insan dilini iyilik için de kullanabilir kötülük için de. İnsan dilini başka insanları ve toplumları tahkir etmek için kullanmamalı, iftiradan sakınmalı, yalandan, riyadan, sahtelikten korumalı ve yalana, sahteliğe alet etmemeli, yani diline sahip olmalı. Duyduğu olumsuzlukları düzeltmeli, yalandan kaçmalı, Dilini iyi, güzel insanı ve dolayısıyla toplumu huzura kavuşturacak şekilde kullanmalıdır. 

Hacı Bektaş Veli, Makalat adlı kitabında şöyle sesleniyor insanlığa: "İnsanın üç iyi dostu vardır. Öldüğünde, bunlardan biri evde, öbürü yolda kalır. Üçüncüsü ise kendisiyle birlikte gider. Evde kalan malı, yolda kalan dostlarıdır. Kendisiyle giden ise iyiliğidir."   

Bir insan Eline, Beline, Diline sahip olduğu müddetçe iyi bir insandır. Eline sahip olmakla; kendisini her türlü şiddetten, hırsızlıktan, cinayetten korumuş olur. Beline sahip olmakla; çocuğuna iyi bir baba, eşine ise iyi bir eş olur. Yoksa her türlü hayvani güdüyü tatmin etmek için ömrünü geçirir. Diline sahip olan ise kendisini her türlü yalandan, sahtelikten korumuş olur. Eğer insanlık bu ilkeleri asgari bir şekilde uygulasa her türlü yozluğun ve yobazlığın sonu gelir. Alevilikte bunlara aykırı davrananlar düşkün olur.

  Tarih boyunca Aleviler, kendilerini sürekli ve sistematik bir şekilde baskı altına alan ve zulüm eden egemenlerin hukuk sistemine alternatif bir sistem geliştirdiler. Bu hukuk sisteminin Sünni hukukuyla ortak noktaları çok azdır. Sünnilik devlet ve iktidar olduğu için yaptırım gücüne sahipti. Fakat Alevilikte iktidar ve devlet gücü olma ve yaptırım uygulama gücü söz konusu değildir. Bu nedenle  Toplumsal yaşamı düzenlemede, toplumsal yaşam içinde çıkan anlaşılmazlıklarda getirilen çözümler, sunulan öneriler bir çok alanda Sünni fıkhı ve hukukuyla zıtlık teşkil etmiştir. Aleviler, Sünni hukuk anlayışına nadiren başvurmuşlar. Kendi aralarında çıkan sorunları kendi Mürşid’leri önderliğinde halk mahkemesi şeklinde çözmüşlerdir. Bu anlamıyla halk mahkemesini toplumun bire bir katıldığı ve çözüm getirdiği, ceza verdiği bir kuruma dönüştürmüşlerdir. Tabii günümüzde bu hukuk anlayışı ne kadar uygulanıyor tartışılır. Fakat gerçek olan Aleviler tarih boyunca zorunlu olmadıkça devletin/devletlerin mahkemelerine başvurmamışlardır. Aslında Alevi-Şiiler daima, Ehli Beyt İmamlarının emirleri doğrultusunda zalim yönetici ve halifeyle sultanları boykot etmişlerdir.

Anadolu Alevi hukuk sistemi, toplumsal yaşam içerisinde çıkan irili, ufaklı anlaşmazlıkları Alevi inancının temel ilkelerini esas olarak çözmüştür. Alevilere atfedilen, hiç bir gerçekliği olmayan tamamen Aleviliği ve Alevileri karalamaya yönelik iftiraların aksine; Alevi toplumu kendisini bu hukuk sistemi ile güçlendirmiş ve buna bağlı olarak ta muazzam bir ahlâk sistemi (eline, beline, diline sahip ol) ile iftiracıların aksine müthiş ahlâklı, paylaşımcı, eşit bir toplumsal yaşam oluşturmuştur. Alevilikte yargılamanın amacı; haklı olanın hakkını geri almak ve suçlu olanı kötülüklerinden arındırarak tekrar toplumsal yaşam içerisine dönmesini sağlamaktır. Bu anlamda yargılama aynı  zamanda bir eleştiri-özeleştiri, arınma, temizlenmesine ve gerçeği bulmak için bir vesiledir. 

  Alevilikte suç oranına göre cezalar vardır. Alevi hukukunda ceza, cezalıdan öç alma değil, onu düzeltme, yeniden ahlâklı kılma ve topluma kazandırmak için bir araçtır. Alevi hukuk sisteminde toplumsal sorunlarda en ağır ceza teşhir ve tecrit etmedir. Teşhir ve tecrit edilen birisi "düşkün"dür. Düşkün, ceza süresi bitene kadar toplum tarafından dışlanır. Cezası bittikten sonra ise tekrar toplum içine dönebilir. Fakat Allah ve resulüne ve masum İmamlara dil uzatanlar ömür boyu dışlanır.  

     Cem, Alevilerin toplu halde ettikleri ibadetin adıdır.   
Cem ibadetini diğer inançlardaki ibadetlerden farklı kılan en önemli unsur; Cem de bulunanların ayni zamanda toplumda hesap vermekle yükümlü olmalarıdır. Cem de bulunanlar biri birlerinden Razı Olmak zorundalar.

Cem de bulunan bir kişi başka bir kişiye dargınsa, bu iki kişinin dargınlıkları giderilmeden, barışmaları sağlanmadan Cem'e başlanmaz. Cem ibadetine katil, hırsız, yolsuz, düşkün kimseler giremez.

    Bazı sözde düşünürler ve kesimler Alevilerin Şeriatı Kabul etmediklerini, bu nedenle Şiilerden farklı olduklarını iddia edip, Şiileri Alevilerden ayırmaya çalışıyorlar. Halbuki Alevilikte 4 kapı ve kırk Makam vardır. Şii-Alevi inanç sisteminde kamil insana erme söz konusudur. Bunun gerçekleştirilmesi için Dört Kapı Kırk Makam sistemi geliştirilmiştir.

      Dört kapı  kırk makam şeklinde ilkeleşen ve insanı "insanı  kamil" (olgun insan) olmaya götüren ilkeleri Hacı  Bektaşı Veli tespit etmiştir. Bu ilkeler aşama aşama olup insanı  olgunluğa götürür. Hacı Bektaşı Veli bunları: "Kul, Allah'a  kırk makamda erer, ulaşır, dost olur. Bu makamların on'u Şeriat içinde, on'u Tarikat içinde, on'u Marifet içinde ve on'u da Hakikat içindedir."  

Sıradan bir insan bu dört kapı ve bu dört kapıya bağlı kırk makamdan geçerek, ruhunu ve benliğini olgunlaştırıp ergin hale getirerek Kamil insan olur. Kamil insan da ilâhi sırra erişendir.    

   Alevi İnancında Şeriat Makamlarını değerlendirmeden önce Şeriat Nedir sorusunu incelemek gerekir. Din ve Şeriat kavramları, seçilmiş yol anlamındadır. Fakat görünüşte Kuran'ı kerim'den çıkarılan anlam, Şeriat'ın Din ile kıyasla daha özel ve sınırlı kapsama sahip olmasıdır. Nitekim her bir peygamberin kendine özel Şeriatı söz konusudur. Örneğin Nuh as Şeriatı, İbrahim As şeriatı, Hz Musa ve Hz. İsa şeriatı…Hz. Muhammed saa şeriatı.

       Allah Maide suresinin 48. ayetinde de özel kapsamlı Şeriatı vurguluyor:"…. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı…"

Din ise bütün milletler ve insanlık için indirilen geniş kapsamlı ilahi yol ve kanundur. Hz. Muhammed Saa Şeriatı dışında önceki şeriatlar devre dışı bırakılmıştır ve çünkü önceki şeraitler tamamlanmıştır. Allah AL-İ İmran  Suresi'nin 19. ayetinde " Hiç şüphesiz din, Allah Katında İslam'dır…" buyuruyor."  Şeriat "İlahi emir ve yasaklar toplamı"dır.  Alevilikte Şeriat Kapısı: * İman etmek  *Peygamberin emirlerine uymak *İlim öğrenmek *İbadet etmek *Haramdan uzaklaşmak  *Ailesine faydalı olmak  *Çevreye zarar vermemek *Şefkatli olmak  *Temiz olmak *zararlı ve Yaramaz işlerden sakınmak ….. gibi on makam'dan oluşur. Bu makamların hepsi İslam şeriatının uygulamalı ahlaki ilke ve öğretilerini çağrıştırmaktadır.

    Şeriat kapısını ve Makamlarının anlamı; zahir ahkâmı uygulamak, İtaat ve İbadetle yoğrulup donanmak, yol bulmak, hastalıklar ve kötülükleri derman etmek, insanın Kendi öz benliğini kötülükten arındırmasını ve olgunlaşmaya doğru hareket etmesini sağlamaktır. Çünkü uygulamalı olarak bilinçli bir şekilde dini inancı gelişmemiş, olgunlaşmamış insan; din kuralları ve yasalar zoruyla da terbiye edilemez ve eğitilemez ve de kendisiyle birlikte başka insanlara ve topluma zarar verecek hareketlerde bulunabilir. Şeriat, Peygamber efendimizin belirlediği İslam hukuku-fıkıh'ı, şeriatın üç ana bölümü olan İbadetler, muameleler ve ceza hukukunu içermektedir. Alevi Şiiler ise İmam caferüs-Sadık as'nin fıkıh düzenine bağlıdırlar. İmam caferüs-Sadık as mektebinde Şeriat kaynakları Kuran'ı kerim, Sünneti Resul, ve Akıl'dır. İcma ise sünneti resul üzerinedir. Alevi- Şii mektebinde İcma Masum imamların Hüccetine dayalıdır. Şeriat emirleri; Haram, farz, Mekruh ve Mubah'tan oluşur. Masum imamların Sünneti de şeriat hükümleri sayılır ve farzdır. 

İmam Ali as Nehcul-Belaga'da buyuruyor ki; İnsanlar iki bölüktür: Bir bölüğü şeriata uyar; öbür bölüğü bidate sapar. Bu ikinci bölüğün, noksan sıfatlardan münezzeh Allah'tan ne bir delili vardır, ne bir ışığı. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, hiç bir kimseye Kur'an'a benzer başka bir şeyle öğüt vermez; çünkü Kur'ân, Allah'ın sağlam ipidir, emin sebebidir; gönüllerin bahârı ondadır; bilgilerin kaynakları onda; gönüle ondan başka bir şeyle cilâ olamaz; ondan başka bir şey gönlü parlatamaz. Böyle olmakla beraber gene de ondan öğüt alanlar, ona uyup yol almışlardır; unutanlar, unutmaya kapılanlar, yolda kalakalmışlardır.

Pir Sultan Abdal da diyor ki;
*Şeriat kapısın Muhammet açtı
Tarikat kapısın ol Ali seçti
Dünyadan nice bin evliya göçtü
Anlar da gözetir Mehdi yoldadır

*Pir Sultan Abdal'ım ölürüm deme
Kıl beş vakit namaz kazaya koma
Sakın bu dünyada kalırım sanma
Tenim teneşirde özüm saldadır

*Şeriat göğe çekildi
Yüz suyu yere döküldü
Alem zulüm ile yakıldı
Kıyametten işaret var
*Pir Sultan'ım eyder erlik
İşin bilmektir serverlik
Allah'a yakışır benlik
İnsanda da keramet var
*Şimdi bizim aramıza
Yola boyun veren gelsin
Şeriatı tarikatı
Hakikatı bilen gelsin

Kişi halden anlayınca
Hakikatı dinleyince
Üstüne yol uğrayınca
Ayrılmayıp duran gelsin

Talib olunca bir talib
İşini Mevla'ya salıp
İzzet ile selam verip
Gönüllere giren gelsin

Koyup dünya davasını
Hakk'a verip sevdasını
Doğrulayup öz nefsini
Şeytanı öldüren gelsin

 Alevilikte Tarikat makamlarını
Şeriat… zahir ve tarikat…ise Batın'a giden yoldur. Şeriat yolu tamamlanarak Tarikat'a geçilir. Alevilikte Tarikat 14 Masum ve 12 İmam yoludur.
 Tarikat makamlarıysa: *Tövbe etmek  *Mürşid-Alim'in öğütlerine uymak *Temiz giyinmek *İyilik yolunda savaşmak-Marufa Emir *Hizmet etmeyi sevmek *Haksızlıktan korkmak-zulmetmemek ve zalime başkaldırmak. *Ümitsizliğe düşmemek-Allah'tan ümit kesmemek *İbret almak *Nimet dağıtmak-İhsan'da bulunmak *Özünü fakir görmek- Zühd ve Takva ile terbiye olmak… gibi 10 makamdan oluşmaktadır.

Bu ilkelerde Kuran'ı kerim ve peygamber efendimiz ile Masum İmamların yüce ilahi Ahlaki ve insani değerleri ve öğretilerini çağrıştırmaktadır.  
Tarikat kapısını  ve makamlarını şöyle özetleyebiliriz:

İnsanın kendi öz iradesiyle hiç bir dış zorlama olmadan her türlü kötülüğü benliğinden kovabilmesi, elinden gelebilecek tüm iyilikleri hiç kimseden esirgememesi aşamasıdır.
    Alevi büyüklerinden  rahmetli Şeyh Edip Rahbay ise Alevi-Şii tarikatı hakkında diyor ki;

"Rasulullah, sallallahu aleyhi ve âlihi ve selem;

"Ali bin Ebi Talib’i sevmek iman; onu buğzetmek ise küfürdür… Kim Ali'ye karşı savaşırsa, bana karşı savaşmış olur. Bana karşı savaşan da, Allah'a karşı savaşmış olur." Diye buyurmuştur.  Bu nedenle Akıl ve mantığın kanununda, Rasulullah'ın (s.a.a) sevmiş olduğu ve sevmesinin iman,  onu buğz etmenin de küfür, onu sevmenin imanın bir işareti olarak tebliğ ettiği Ali'yi hem sevsin, aynı zamanda da Ali'nin mezhebini ve tarikatını terk edip, Ali'ye, lanet edip ona  buğz eden ve onunla savaşan Muaviye ile aynı yolda olması hiçbir insana caiz olamaz.  

Pir sultan Abdal diyor ki;
*Ey yezit bizlerde kıl ü kal olmaz
Biz Muhammet Ali diyenlerdeniz
Tarikat ehline mezhep sorulmaz
Biz Muhammet Ali diyenlerdeniz

*Eğnimize kırmızılar giyeriz
Halimizce her manadan duyarız
İmam Cafer mezhebine uyarız
Biz Muhammet Ali diyenlerdeniz

*Her kimin çerağın yoksa Hak yakar
Mümin olanları katara çeker
Aslımız on iki imama çıkar
Biz Muhammet Ali diyenlerdeniz

*Muhammet Ali'dir kırkların başı
Anı sevmeyenin nic'olur işi
Atalım yezide laneti taşı
Biz Muhammet Ali diyenlerdeniz

Biz tüccar değiliz alıp satmayız
Erkandır yolumuz yoldan sapmayız
Karnımız geniştir biz kin tutmayız
Biz Muhammet Ali diyenlerdeniz

Baharda açılır gonca gülümüz
Ol dergaha doğru gider yolumuz
On iki imamı okur dilimiz
Biz Muhammet Ali diyenlerdeniz

Pir Sultan'ım eyder erenler gani
Evveli Muhammet ahiri Ali
Anlardan öğrendik erkanı yolu
Biz Muhammet Ali diyenlerdeniz
Alevilikte 3. kapı MARİFET kapısıdır.

Marifet Makamlarıysa:   * Edepli olmak  * Bencillik, kin ve garezden uzak olmak *Perhizkârlık * Sabır ve kanaat * Utanmak *Cömertlik *İlim *Hoşgörü  *Özünü  bilmek *Ariflik - kendini bilmektir. Çünkü kendini bilmeyen Allah'ı bilemez. 

İşte Marifet kapısını ve makamlarını; "Duygu ile düşünce ve ilimde en yüksek düzeye ulaşmak, ilahi ve tanrısal sırlara erişmektir." Diye özetleyebiliriz.
Pir sultan abdal marifet yoksunluğuna itiraz edip diyor ki;

 Gezdim seyrettim dünyayı
Şu dünyada melamet var
Silindi gönlümün pası
Yüreğimde zılalet var

Ne yolcular izin izler
Ne meşayih sırrın gizler
Ne kadı şer'isin gözler
Ne beylerde adalet var

Ne kız hicap saklar
Ne gelinler usül bekler
Ne kocalar özün yoklar
Ne yiğitte marifet var

  Alevilikte 4. kapı Hakikattir. Bu kapının da 10 Makamı vardır bunlar ise: * Alçak gönüllü olmak  * Kimsenin ayıbını görmemek * Yapabileceği  hiç bir iyiliği esirgememek *Allahın her yarattığını sevmek  *Tüm insanları bir görmek *Tevhid ve Birliğe yönelmek ve yöneltmek *Gerçeği gizlememek  *Manayı  bilmek * İlahi Tanrısal sırrı öğrenmek  *Allahın varlığına ulaşmaktır. 

 Hakikat kapısını  ve makamlarını şöyle özetleyebiliriz:
Hakkı  görmek, zaman ve mekân içinde ilahi demin gücü içinde erimektir. Sonuncu kapı olan Hakikat kapısına ulaşmış ve böylece Hakikati kavramı olan insana İnsan-ı Kamil denilir.

Bir insanin manevi anlamda ulaşabileceği en üst boyut İnsan-ı Kamil´lik boyutudur. İnsanin gerçek manada insan olduğu, Hakikat sırrına ulaştığı, canlı cansız her şeyin gizemine vakıf olduğu aşamadır İnsan-ı Kamil´lik. İnsan, aşama aşama giderek ve bütün kapılara ve makamlara ulaşarak İnsan-ı Kamil olur.

     İmam Ali As de, Yâ Emir'el-Mü'minin, hakikat nedir diye soran Kümeyl'e buyurdu ki; Ululuk sırlarının keyfiyete sığmaz bir hâlde açılmasıdır… vehmedilen şeylerin bilinen tarzda zuhuruyla yok olmasıdır…Birliğin Tevhid sıfatlarını cezp etmesidir…. hakikat, ezel sabahından ışıyan bir ışıktır ki eserleri birlik varlıklarına vurur buyurdular…..Biraz daha söylemesini niyâz edince de mumu dinlendir, sabah doğdu buyurup sustular.

Pir sultan abdal'da diyor ki;  
*Hakikat bir gizli sırdır
Açabilirsen gel beri
Küfr içinde iman vardır
Seçebilirsen gel beri
*Şüphe getirme gönlüne
Hak perde çeker önüne
Dondan bir gömlek eğnine
Biçebilirsen gel beri
*Ata ana kavim kardaş
Olduk Hak ehline yoldaş
Can ile baştan ey kardaş
Geçebilrsen gel beri
*Pir Sultan'ım ere yettik
Vardık pir dâmenin tuttuk
Biz ağuyu bala kattık
İçebilirsen gel beri

Alevi Pirlerinden olan ve 1896-1974 yılları arasında yaşayan Rahmetli Şeyh Edip Rahbay Anadolu Alevilerin İslam'a hizmetleri hakkında diyor ki;  

Ebu Sufyan, Muaviye ve Yezid liderliğindeki Emeviler, İmam Ali as'ye küfredip, taraftarlarını yani Alevilere de buğz (küfür) etmeyi aynı za¬manda öldürmeyi de kendi imanlarına farz ve sün¬net edinmişlerdi. Emeviler, Ali'nin ehlini ve taraftar¬larını imha etmeye başladıklarında Alevilerin bir kıs¬mı Türk diyarına hicret etti. Türk diyarında İslâm mezhebinin davasını Aleviler başlattılar. Alevilerin Türk diyarına geçmeleri, İslâm'ın Türk diyarında yayılmasından önceydi. Bu durum, yurdundan ka¬çan tüm Alevilerin Türk diyarına yerleşmesine se¬bep oldu. Kafkas dağları, Alevilere bir sığınak ol¬muştu. Orada, hür ve Allah'ın emaneti içinde hiç korkmadan yaşadılar. Bu diyarda Alevilerden kera¬metli ricaller zuhur etti. Bu ricaller, Ehl-i Beytin ilmi¬ni, edebini, faziletini ve ahlakını yaydılar. Böylece Türklerin, Ehl-i Beyt mezhebine girişleri akın, akın oldu. Kısa bir müddet içinde, Türk diyarı, "Alevi-Türk" diyarına dönüştü.

   Bu konuda Hacı Bektaş-ı Veli'nin zamanı ve sonrasında Türkler Müslüman oldu.  Geride kalan Aleviler, Türk diyarındaki bu hürriyet ve genişliğin mevcut ol¬duğunu bildiklerinde, zalim, katil Emevilerin zulmün¬den kurtulmak için onlar da Türk diyarına göçtüler. Çünkü Emeviler ne İslâmı ne de kendi akıbetini biliyordu."

İmam-ı Hüseyin bin Ali Aleyhisselam Türklerin cinsinden, amcaoğullarından ve Peygamberlerinin çocuklarından olsay¬dı, Türkler onu Emeviler gibi, suçsuz, günahsız ve hiç bir dünyevi mertebede gözü olmadan, haksız yere ehliyle-halkıyla beraber sövüp öldürürler miy¬di? Türkler, Muhammed'i (s.a.a) görmeden sadece şanından duyduklarında ona inandılar. Hatta Muhammed (s.a.a), Türklerin ne cinsinden, ne dilinden ne diyarından olup, Türkler onu görmemişlerdi. Bu zaman ve asır da Türklerde, süslenmiş, inançlı ve daha maliyetli camiler mevcuttur.  Türklerin çoğu Arapçadan bir şey an-lamadıkları halde, namazı her vacip ve lazım olduğu zamanda eda ettiklerini görürsün. Aralarında, Allah'ın  rızasından  başka  bir gaye   edinmeyen adamları da görürsün. Camileri, şehirlerin ortasında görürsün.

    Şia'yı İsna-Aşeriyye'ye göre İslâm'ın meşrû halifeliği (velâyet gereği) İmam Ali As başta olmak üzere Oniki İmam'a aittir. İmâmet adı verilen bu husus, Câferî fıkhının temel kaynağını oluşturur. Zannedildiği gibi yalnızca Şiî-Câferî ve Alevî inancında değil, Sünnîlikteki Ehl-i Sünnet vel Cemaat inancında da aynı şekilde kabul edilir. Sünnîler On İki İmâmı Evliyaullah olarak nitelendirir ve masumluğunu reddederler. İsmet (günahsız olma) sıfatının yalnız peygamberlere has olduğunu ileri sürerler. Fakat Şii-Aleviler ise zi-Şan Resullullah saa ve Hz. Fatıma sa başta olmak üzere İmam Ali as ile 11 imam silsilesini 14 Masum olarak kabul ederler. Dr. Ali Şeriati diyor ki; eğer Hz. Muhammed saa'nın hemen vefatından sonra; on iki İmam İslam ümmetinin Halifesi olsaydı, İslam öncesi bütün cahiliye izleri halkın Talim ve terbiyesiyle arındırılması sonucu tamamen silinirdi ve İslam nuru zirveye ulaşırdı.

Şii ve Alevilikte Kadın'ın konumunu
Alevi Şii inanç sisteminde kadın ile erkek öz ve cevher itibarıyla tek bir ruh'tan yaratılmışlardır. Sadece fizyolojik ve bedeni yapıları farklıdır. Kadın ve erkek Ruhullahtır. Çünkü Allah'ın üfürdüğü ruhla yaşamaktadırlar. Anadolu da yaşayan mazlum Alevi halkının 12 imamların bilgilerine ulaşmasını önlemek için bazı karanlık güçler Alevileri Şia-Caferi mezhebinden uzak tutmaya çalışıyorlar. Aleviler 14 Masum ve 12 İmam'a inanıyorlar. Yani bu bağlamda Şii ile Alevi arasında hiçbir fark yoktur. Alevilerin uyanışı ve dirilişi bir çok güç odağının korkulu rüyası haline gelmiştir.

Alevi- Şiilikte Kadın'ın konumu Hz. Hadice sa, Hz. Fatıma-Zahra sa ve Hz. Zeyneb sa'nın konumunun uzantısıdır.

Zengin Hadice sa bütün servetini Tevhid dini için harcadı ve sevgili eşi Hz. Muhammed Saa ile birlikte açlık, yoksulluk ve abluka ile yaptırımlar katlandı. Hz. Fatıma as Tevhid Bayrağını dalgalandırıp İmam Ali as'nin İmameti ve Hilafeti için mücadele etti.

Hz. Fatıma sa Cami'de İmam Ali as'nin hilafet hakkını göz ardı edenlere hitaben buyurdu ki;

Ey insanlar, bilin ki ben Fatıma'yım ve babam Muhammed (s.a.v) 'dir. Bu sözü ben tekrar tekrar sizlere söylüyorum. Sözlerim haktır ve yaptığım işte batıl bir yön yoktur. (Allah Teâlâ buyuruyor ki):

 "Gerçekten size kendinizden olan öyle bir peygamber geldi ki, sizlerin uğradığınız çetinlikler ona ağır gelir, o size pek düşkün ve müminlere şefkatli ve merhametlidir." (Tevbe, 128)

 Eğer Muhammed'i (s.a.v) tanısanız; onun, sizin hanımlarınızın babası değil, benim babam olduğunu ve sizin erkeklerinizin değil, benim kocam Ali'nin kardeşi olduğunu görürsünüz. Ona olan nispet ve yakınlık ne güzel bir nispettir. O peygamberliği uhdesine alıp, halkı Allah'ın azabından korkuttu. Müşriklerin yolundan yüz çevirdi. Şirkin belini kırıp, onların nefesini kesti ve halkı hikmet ve güzel nasihatle Rabbi'nin yoluna çağırdı, putları kırdı, küfrün önderlerini yüzüstü yere serdi. Sonunda kâfirler topluluğu bozguna uğrayarak ardlarına dönüp kaçtılar; gecelerin karanlığı, sabahın aydınlığı ile yarıldı ve hakkın özü ortaya çıktı; dinin önderi konuşmaya başladı; şeytan sözcülerinin sesi kesildi, nifakın tacı yere düştü, küfür ve azgınlığın düğümleri çözüldü. Sizler de ibadetten, oruçtan karınları aç, yüzleri ak olanlarla beraber ihlas kelimesini söyler oldunuz.

    Sizler Resulullah gelmeden önce ateş dolu bir uçurumun kenarında idiniz, (o hâlinizle) taşın dibinde kalan, hemen içilip tüketilecek olan bir yudum suydunuz; aç kişinin fırsat gözetmeden kapıp yiyeceği bir lokmaydınız (düşmanların) ayakları altına düşmüş bir toplumdunuz. İçtiğiniz deve sidiğiyle dolmuş ve hayvan pisliğiyle kokuşmuş çöllerdeki çukur suyu idi. Yediğiniz tabaklanmamış deriyle hazırlanan yemekti. Aşağılık bir hâle düşmüştünüz, insanların saldırıp sizi yok etmesinden korkuyordunuz. Bütün bunlardan ve güçlülerin belasına uğradıktan, Arab'ın kurtlarına lokma olduktan, Ehlikitab'ın azgınlarına tutsak düştükten sonra sizleri Allah Tebareke ve Teala babam Muhammed (s.a.v) vasıtasıyla kurtardı.

   Bundan sonra ne zaman müşrikler savaş ateşini yaktılarsa, Allah onu söndürdü ve ne zaman şeytan kendi boynuzunu çıkardıysa ve müşriklerden bir grubun ağzı açıldıysa Peygamber s.a.a kardeşi  Ali'yi tehlikenin önüne çıkarıp müşriklerin ağzını tıkadı.

    Hz. Ali de düşmanların başını ezmedikçe ve yakılan ateşin alevini kılıcıyla söndürmedikçe geri dönmezdi. O Allah'ın zatı için zahmete katlanan, Allah'ın emrinde ciddiyet gösteren, Resulullah'ın yakını ve Allah'ın velilerinin efendisidir. O hak yolunda kollarını sıvayarak, iyilik istiyor, ciddiyetle çalışarak bu yolda zahmete katlanıyordu...

   Dilleri koparıldığı ve kellelerin uçurulduğu anlarda Hz. Zeyneb as Esaret altında ve zincire vurulmuş halde Şam'da Hunhar ve müşrik sözde halifeyi Müslümin Yezid'i yerden yere vurup okuduğu hutbe;   "Allah'a hamd-ü sena ve Resulüne salat olsun… "Sonra kötülük yapanların uğradıkları son, Allah'ın ayetlerini yalanlamaları dolayısıyla çok kötü oldu!" (Rum, 10)…mealinde ayeti kerimeyi okudu ve Sonra şöyle devam etti:

    "Ey Yezid, esir olarak şehir şehir dolaştırmakla bu geniş yeryüzünü ve bu alan ve  fezayı bize dar ettiğini, bizi Allah katında hor ve zelil, kendini de yücelttiğini ve bu olayların da senin yüce makamından olduğunu mu sanırsın ki böyle övünüp seviniyorsun? Dünyayı abat ettiğin, şenlendirdiğin için çok mu mutlusun? Her şeyin istediğin gibi gerçekleşmesine ve saltanatı ele geçirmene çok mu seviniyorsun? Yavaş ol, yavaş ol! Allah'ın "O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi, sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar; biz onlara, ancak günahları daha da artsın diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılayıcı bir azap vardır" (Al-i İmrân, 178) buyurduğunu unuttun mu yoksa?

   Ey -Mekke fethi sonrasında Peygamber tarafından-azat edilenlerin oğlu, kendi kadın ve cariyelerini örtüp Resulullah'ın kızlarını açık yüzlerle ve örtüsüz bir hâlde düşmanlarının yanında şehir şehir dolaştırman ve her konakta oranın sakinlerine teşhir etmen, yabancıya ve aşinaya bu himayesiz esirleri göstermen insaf ve adalet midir? Soylu ve necip insanların ciğerini ağzına alıp emen, sonra da dışarı atan ve şehitlerin kanıyla beslenen (Hz. Hamza'nın ciğerini çiğneyen Yezid'in büyük annesi Hind'e işareten) birinden nasıl merhamet beklenebilir?

Her zaman itiraz, husumet ve kinle bize bakan biri, elinden gelen her türlü kötülüğü neden yapmasın? Şimdi de bu yaptığıyla sanki günah işlememiş gibi, sarhoş ve mağrur bir hâlde, cennet gençlerinin efendisi Eba Abdillah'ın Hz. Hüseyin’in dişlerine çubukla vuruyor ve pervasızca "Bedir savaşında ölen büyüklerim, keşke burada olsalardı da bu durumu görerek çığlıklar atıp 'ellerin dert görmesin ey Yezid' deselerdi” diyorsun.

Evet, niye söylemeyesin ve niye bu şiiri okumayasın ki? Sen Muhammed (s.a.a) evlatlarının kanına buladın ellerini ve yeryüzünün yıldızları olan Abdulmuttalip oğullarını katlettin. Fakat sen bununla kendi ölüm ve bedbahtlığına zemin hazırladın. Şimdi de duyuyorlarmış gibi kendi kavminin büyüklerine sesleniyorsun.

     Ne var ki çok geçmeden sende onlara katılacak ve "Keşke ellerim kırılsaydı ve dilim lal olsaydı da bunları söylemeseydim." diyeceksin.

Ey güçlü Allah'ım! Bize zulmedenlerden intikamımızı ve hakkımızı al ve gazabının ateşinde yak onları!

Ey Yezid! Sen bu yaptıklarınla ancak kendi derini yüzdün ve kendi etini parçaladın. Çok geçmeyecek; Peygamber evlatlarının kanını dökmek ve Ehlibeytine saygısızlıkta bulunmakla yüklendiğin bu vebalin altında Peygamber’in huzuruna çıkacaksın. O gün Allah onları bir araya toplayacak ve haklarını alacaktır. "Allah yolunda ölenleri sakın ölüler sanmayın. Hayır onlar Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar." (Al-i İmrân, 169)

Allah'ın hükmedici, Muhammed'in (s.a.a) davacı ve Cebrail'in de ona yardımcı olacağı gün senin için yeterlidir. Seni bu makama getirerek Müslümanların sırtına bindirenler, zalimler arasında ne de kötü bir bedel seçtiklerini çok yakında anlayacaklar. Hangimizin daha bedbaht olduğunu bilecekler.

    Sen konuşulmayacak kadar değersiz birisin ey Yezid. Ama bu durum seninle konuşmaya (bizi) mecbur etmiştir. Seni kınamak ve zemmetmekse benim gözümde değerli ve büyük bir iştir. Fakat gözler ağlıyor ve sineler de gam ateşiyle yanıyor. Ah, Allah ordusunun şeytan ordusunun eliyle öldürülmesi ne ilginçtir! Bizim kanımız bu ellerden akıyor ve etlerimiz ise ağızlarında çiğneniyor. O Tayyib ve pak bedenler, yer üstünde kalmıştır...

Ey Yezid! Eğer bugün galip gelerek, bunu ganimet biliyorsan, yarın yaptıklarından başka bir şey göremeyeceğin gün bunun hesabını vereceksin. Allah kullarına zulmetmez. Biz de şikâyetimizi ona yöneltiyoruz. Çünkü O'dur sığınağımız.

Ey Yezid! Kendi işinle meşgul ol, istediğin şekilde düzen kur, hile yap ve çalış. Ancak Allah'a andolsun ki bizim adımızı silemeyecek, vahyimizi söndüremeyecek ve öldüremeyeceksin, işimizi bitiremeyeceksin. Alnındaki bu lekeyi de silemeyeceksin. Çünkü aklın alil, yaşayacağın günler az ve kalildir. Münadi "Allah'ın lâneti zalimlerin üzerine olsun" diye seslendiğinde, o gün bu topluluğun dağılmış olacaktır.

Allah'a hamdolsun ki başlangıcımızı saadet ve mağfiret, sonumuzu da şehadet ve rahmet kıldı. Allah'tan istiyoruz ki nimetini, şehitlerimize tamamlasın; mükâfatlarını artırsın ve bizleri de salih haleflerden kılsın. Çünkü o, bağışlayandır; şefkatlidir. "Allah bize yeter; ne de güzel vekildir O."

    Aşura gününde ve kerbela çölünde hürriyetçilik abidesi İmam Hüseyin ve pak vefalı yarenleri Yezit ordusu tarafından şehit edilip, pak naaşlar kadın ve çocukların gözleri önünde çiğnendikten sonra Ehli-Beyt Kadınlarının görev ve mesuliyetleri başladı. Nitekim İmam Hüseyin as'nin küçük kızı Fatıma'yı Suğra esir olarak bir gün sonra Küfe’ye getirilince aldatılmış halka hitaben okuduğu hutbesinde buyurdu ki;

“Hamdediyorum Allah’a, kum ve çakıl taneleri adedince, yerden arşa kadar olan şeylerin ağırlığınca. O’na hamd ve iman ediyorum ve tevekkülüm O’nadır. Allah’ın birliğine ve ortağı şeriki olmadığına şahadet ediyorum. Şahadet ediyorum ki Muhammed (s) O’nun kul ve Peygamberidir ve onun evlatları suçsuz oldukları halde Fırat kenarında öldürüldü, başları kesildi.

Allah’ım, Sana yalan isnadından ve iftira etmekten Sana sığınırım.

  Peygamberine ‘Kendi vasiyyin Ali b. Ebi Talib için halktan biat al’ buyurduğunun hilafına bir şey söylemekten Sana sığınırım. 

  O Ali b. Ebi Talib ki hakkını gasbettiler ve suçsuz yere öldürdüler. Dün de onun oğlunu Kerbela’da, dilde Müslüman ve kalpte kafir olan bir topluluk öldürdü.

   Ona yönelen zulümleri, canlarını vererek defetmeleri gereken insanlar bunu yapmadılar. Eyvahlar olsun onlara ve büyüklerine. Nitekim Sen yüce menkıbeleri ve pak tabiatıyla, bilinen maarif ve meşhud menakibiyle kendi yanına aldın onu. Allah’ım, hiçbir zemmedicinin yermesi onu Senin ubudiyet ve kulluğundan alıkoymadı. Sen onu çocukluğunda İslam’a yönelttin ve büyüdüğünde de menkıbelerini methettin. O hep Senin yolunda ve Peygamberinin hoşnutluğu için ümmeti nasihat etti ve (zamanı geldiğinde de) onun ruhunu kabzettin. O, dünyaya itina etmedi ve ahirete rağbet gösterdi. Senin yolunda düşmanlarınla savaştı, cihad etti. Sen ondan razı olup seçkin kıldın ve doğru yola hidayet ettin. Ey Küfe halkı, ey hile ve düzen ehli! Allah bizi sizinle ve sizi de biz Ehl-i beytle imtihan etti. Bizim karşılaştığımız belayı güzel kıldı, ilim ve idrakini bizde karar kıldı. Biz ilim, idrak ve hikmetinin özü ve kaynağıyız. Yeryüzünde Allah’ın hüccetiyiz; şehirlerinde ve kulları arasında Allah kendi lütfüyle bize ikramda bulundu ve peygamberi Muhammed (saa) ile de bizi yarattıklarının bir çoğundan açık bir şekilde üstün kıldı. Siz ise bizi yalanladınız, tekfir ettiniz. Bizimle savaşmayı helal saydınız, mallarımızı yağmalamayı câiz gördünüz.
  Türkistan ve Kâbul esirlerine gösterdiğiniz muameleyi bize gösterdiniz. Dün de ceddimizi öldürmüştünüz. Biz ehl-i beytin kanı kılıçlarınızdan halen damlamaktadır. Allah’a iftira ettiniz ve yaptığınız hile ile gözleriniz parladı ve kalpleriniz ferahladı. Ancak Allah hileleri en güzel şekilde bozandır. Kanımızı akıttığınızdan ve mallarımızı yağmaladığınızdan dolayı sevinmeyin. Çünkü bu musibetler daha önceden Allah’ın kitabında yazılmıştı. “Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah’ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.” (Hadid-23)

 Ey Küfe ehli, eyvahlar olsun size! Şimdi Allah’ın çok yakında gökten inecek lanet ve azabını bekleyedurun. Yaptığınız işlerden dolayı azap edileceksiniz. Birilerinizi diğerlerine müptela ederek intikamını alacaktır. Bizim hakkımızda yapmış olduğunuz zulümlerden dolayı da kıyamet günü cehennemin elim azabında ebediyen kalacaksınız. Bilmiş olun Allah’ın laneti zalimler kavminin üzerinedir.

    Eyvahlar olsun size, ey Küfe halkı! Bilir misiniz hangi elle bize ok atıp kılıç salladınız, hangi nefesle bizimle savaştınız ve bizimle savaşmak için hangi ayakla geldiniz? Andolsun Allah’a, kalpleriniz sertlik kasavete bürünmüş, yüreğiniz katılaşmış, kalpleriniz ilimden nasibini almamış, göz ve kulaklarınız görmez ve duymaz olmuş. Ey Küfe ehli, şeytan sizi aldatmış, doğru yoldan saptırmış ve gözlerinizin önüne cehalet perdesi çekmiştir ve siz artık hidayet olmazsınız. Kahrolasınız, ey Küfe ehli! Resulullah’ın (saa) hangi kanının sizin boynunuzda olduğunu biliyor musunuz? Onu sizden isteyecektir. Kardeşi Ali b. Ebi Talib’e (a), evlatlarına ve ıtretine yapmış olduğunuz düşmanlıkların hesabını soracaktır sizden. Oysaki bazılarınız bu cinayetle iftihar ederek diyorsunuz: “Ali’yi ve evlatlarını Hint kılıçlarıyla ve mızraklarla biz öldürdük, Türk esirleri gibi esir aldık kadınlarını ve öyle bir tosladık ki meydanın dışına attık.

” Allah’ın her türlü pislikten arındırdığı insanları öldürmekle iftihar edenler, ağızlarınız taşla ve toprakla dolsun. Ey habis, öfkenle patlayasın! Baban nasıl yerinde oturduysa, sen de köpek gibi yerinde otur. Şüphesiz herkes yaptıklarına ve önceden (ahirete) gönderdiklerine sahiptir. Vay olsun size! Allah’ın bizi üstün kıldığı şeye hased mi ediyorsunuz? “Bu Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sahibidir.” (Hadid-21) “Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur.” (Nur- 40)

    Fatıma’nın (sa) hitabesi buraya varınca halk yüksek sesle ağlayıp dediler: “Ey pak ve Atharların kızı, kalp ve sinemizi ateşledin. Ciğerlerimizi hüzün ve ıstırap ateşiyle yaktın. Yeter artık.” Fatıma da sustu. İşte Alevi-Şii Kadının abidesi ve insanlığın yüz akı kadınlar Hz. Hadice, Hz Fatımayı Zahra ve hz. Zeyneb ve Hz. Fatımayı Suğra'dir.

   
  

اخبار مرتبط:

نظر شما:
نام:
پست الکترونیکی:
نظر
 
 کد امنیتی:
 
 
 پربیینده ترین مطالب
  یاد ایام/ علی عزت بگوویچ با همسر و فرزندان
  عکس/ رجب طیب اردوغان با چفیه
  بسکتبالیست‌ها مرداد ماه به لهستان می روند
  درگیری شدید پلیس و معترضان در بلغارستان
  تمرین ملی پوشان وزنه برداری در مجارستان
  مشخصات کشتی‌گیران برتر جام المپیای یونان
  ترکیه پروازهایش به تل آویو را لغو کرد
  روابط ترکیه و اسراییل
  پروازهای لهستان هم به مقصد اسراییل لغو شد
  انتقاد رئیس جمهور رومانی به اتحادیه اروپا
  آیین مذهبی برای اجساد 283 مسلمان بوسنیایی
  افخم: قسط آخر ایران پرداخت شد
  ادووکات سرمربی تیم ملی صربستان می شود
  Balkanlar’ı Tahayyül Etmek
  هلوکاست در بالکان
 
 
 
::  صفحه اصلی ::  تماس با ما ::  پیوندها ::  نسخه موبایل ::  RSS ::  نسخه تلکس
کلیه حقوق محفوظ است؛ استفاده از مطالب با ذکر منبع بلامانع است
info@iranbalkan.net
پشتیبانی توسط: گروه نرم افزاری فکا