پايگاه تحليلي - خبري ايران بالكان : Senin Dünyanda Saat Kaç
سه شنبه، 16 بهمن 1397 - 12:17 کد خبر:30366
Büşra Saygın

Portakal kabuğu kokulu film: Senin Dünyanda Saat Kaç?

IranBalkan(IRBA)-Dunyabizim: Senin Dünyanda Saat Kaç?, Safi Yazdanian’ın yazdığı ve yönettiği 2014 yapımı masalımsı, duru ve naif bir İran filmi. Film için 40 yaşında şair kalmaya çalışan bir adamın hikâyesi diyebiliriz. Büşra Saygın yazdı.

Senin Dünyanda Saat Kaç?, Safi Yazdanian’ın yazdığı ve yönettiği 2014 yapımı masalımsı, duru ve naif bir İran filmi. Başrollerini Leyla Hatemi ve Ali Musaffa paylaşıyor. Filmin müziklerinin yapımını ise Christophe Rezai üstlenmiş ve film ile tam bir bütünlük içinde. Film “ilginç bir adamın” yılmadan, usanmadan yıllarca karşılıksız, safiyane bekleyiş hikâyesini bizlere sunuyor. Öyle ki “40 yaşında diğerlerinden farklı olmak ilginç. 20 yaşında zaten herkes şairdir!” Film için 40 yaşında şair kalmaya çalışan bir adamın hikâyesi…

Film 20 yıl sonra Fransa’dan aniden memleketine dönmeye karar veren Gil-i Gül ile başlıyor. Öyle ki annesi ve babası vefat etmiş evi ise harap haldedir. Film açılış müziği “Güli can” ile 20 yıl önce terk ettiği memleketi Reşt’e dönen Güli’mize memleketinin yeniden hasretle kucak açışı hissini bize ulaştırır. Şehri ona ilk dakikalardan kucak açsa bile “yokluğunda yaşlanan gençler” in onu affetmesi zaman alacaktır. Zira “Kalp kırmak bir sanatsa eğer, sesi ayarsız bir kaz gazel okur.”

“Ben Ferhat’ım!  Deli Ferhat! Hatırlamadın mı?”

Kampüste takılan ama öğrenci olmayan Ferhat… Güli, Reşt’e adımını atar atmaz kendisini hatırlatmaya çalışan saf âşık… Bulduğu her fırsatta Güli’nin karşına çıkan ve ona en sevdiği şarkı olan “Kara gözler, derin gözler, gelmemi bekleyen gözler, tüm sırlarımı bilen gözler” i fısıldayan adam.  Film ilerledikçe anlıyoruz ki Güli’yi tanıdığından beri hiç değişmemiş Ferhat. 7-8 yaşlarında küçük bir çocukken sevdiği kız yanan sobanın üstüne konulan portakal kabuğunun kokusunu sevdiği için teneffüste sobanın üstüne portakal kabuğu koymasından tutun da 40 yaşlarında bir adam olduğunda bile Güli’nin annesi Havva Hanıma Fransız peyniri yaparak “kızının ta diğer kıtada yediği kahvaltıyı” hazırlamaya çalışan naif adam. Öyle ki Ferhat, Güli’nin annesi ile arkadaş olur, onu sık sık ziyaret eder Güli hakkında konuşurlar sürekli. Zira ortak özlem duydukları bir kişi vardır. Güli’nin annesi Havva Hanım ise sert dilli gibi gözükse de feraset sahibi bir kadındır. Ferhat ile sürekli dertleşirler, öyle ki “Hiç sahip olmadığım bir erkek evlat gibi” der onun için. Bazen Ferhat’ın bu aşktan vazgeçip kendisine gerçek bir aşk bulmasını ister. Çünkü Güli’nin Fransa’da erkek arkadaşı vardır: Antoine. Bazen de onu yüreklendirir: “Anton denen adam yüzyıl uğraşsa bu tür şeyleri yapamaz.” Çünkü bilir ki hiçbir âşık Ferhat kadar deli değildir.

“Senle olmaz, sensiz olmaz!”

Güli Reşt’e adımını attığından itibaren Ferhat peşini bırakmaz. Güli hakkında her ayrıntıyı biliyordur ve kalbinde muhafaza ediyordur. Hâlbuki Güli yıllar önce resmini çizdiği ilkokul arkadaşını dahi hatırlamıyordur. Ferhat adeta görünmez bir adam gibidir. Yıllardır her anıyla kalbinde muhafaza ettiği Güli’nin artık onu farketmesini, hatırlamasını dahası yılların eskitemediği aşkına inandırmak ister ve her fırsatta anılarını ona hatırlatır. Bu Güli için kimi zaman sevindirici olurken kimi zaman korkutucu olur. Ferhat onun nezdinde bir yabancıdır. Bu yabancı deli adam onun hakkındaki tüm bu bilgileri nereden biliyordur.

Filmin sonuna doğru ise Ferhat yıllardır kalbinde ve yanında muhafaza ettiği Güli’ye ait ne var ne yoksa eski bir valize koyar ve Güli’nin evinin önünde hâletiruhiyesini en iyi ifade eder bir biçimde bekler: Tepetaklak. Ve “eninde sonunda pencereden aşağı bakacağını bilir.” Evet Güli’nin her an ne yapacağına vakıf olan bu deli adam bunu da bilir ve artık saklanmadan her şeyi açık seçik ortaya dökmenin vakti gelmiştir.

“Başım zonkluyor, bakırcılar çarşısındaymışım gibi…”

Divane âşık artık yorgun düşmüştür, yıllardır tek başına sırtlandığı anılar ağır gelmeye başlamıştır. Kısa bir baygınlık halinde Güli’ye her şeyi anlatacaktır artık : “Kendi sesi… Benim ismim Güli’nin dilinde. Hayatım boyunca korktum. Kafam dağınıktı ancak senin hakkında değil. Hep seni düşünürdüm, Güli. İsmin beni sakinleştirirdi. Sen “elif” (birinci) idin, ben ise “ye” (sonuncu). Alfabetik olarak bile öyleydi. İbtihac, Gil-i Gül… Yervan, Ferhat… Senin zevklerini biliyordum. Sevdiğin her şeyi bende sevdim. Öğretmen hanımın, kış mevsimin de en çok neyi sevdiğimizi sorduğu günü hatırlıyorum. Deli Humayun cevap verdi, “soğuk süt” Lale dedi ki, “kardan adamın havuç burnu”. Andre, “kar” dedi. Yasemin, “hiçbir şeyini” dedi. Nahid, “soğuk algınlığını” dedi. Ali, “karın sesi” dedi. Ben, “kar sebebiyle okulların tatil olmasını” demiştim. Sen dedin ki, “karlı bir günde, yanan sobanın üstüne konulan portakal kabuğunun kokusu”.  Tamamen farklı bir şey söyleyeceğini biliyordum. Sen farklıydın, Güli…“

Küçük Ferhat su doldurduğu kapları bahçeye dizer, kapların ortasına oturur, yanına bir portakal da almıştır hem. .artık her şey hazırdır. Gözlerini  gökyüzüne diker ve “gelmesini bekler” çünkü en iyi yaptığı şey beklemektir usanmadan, ümitle.

Maşuka sorar: Bunları neden bahçeye diziyorsun?                                                                        

Divane âşık ise cevaplar: Okulda, bulutların su buharından oluştuğunu öğrenmiştik. Bu şekilde buharlaşma ve bulut olur diye düşündüm. Sonra kar yağacak ve okullar tatil olacaktı. Sonra senin sokağında akşama kadar oynayacaktık. Eninde sonunda pencereden aşağı bakacağını biliyordum.

Ferhat böylelikle aşkına inandırmıştır Güli’yi daha da önemlisi bir yabancı olmadığına... İnandırmıştır inandırmasına da artık yorgun düşmüştür ve bunu itiraf etmekten geri durmaz :

-Afedersin Güli, ben çok yorgunum. Burada biraz dinleneyim.                                                                                        

-Yorgun olduğun belli, uyu “deli adam”.

-Buna değdi.                                                                                                               

“Yüzünü renklendiren kim?                                                                                       

Ümit ve korku ile,                                                                                                                           

Ve tüm oyunlarını bilen,

Kimdir o?  Kimdir o? Kimdir o?”